Eminim Britanyalı iktisatçı William Philips 1958 yılında enflasyon ile işsizlik arasındaki ilişkiyi modelleyen bir yapı bulduğunda teori üstünde bu kadar tartışma çıkacağını hiç düşünmemişti. Philips Curve ismiyle anılan bu ilişki temel olarak yüksek enflasyon dönemlerinde işsizliğin düşük olduğunu, düşük enflasyon dönemlerinde işsizliğin yüksek olduğunu savunmaktaydı. Bu eğri üzerine asıl tartışma 1974 yılında başladı. Sebebi hiç kuşkusuz 1973 yılında başlayan OPEC petrol kriziydi. Dünya 1929 dan sonra ikinci bir enflasyon ve işsizlik daha uygun bir terminiloji ile stagflasyon dönemine girmişti.
Eğer bu yazımızda Philips Eğrisinin doğruluğunu ve yanlışlığını ispat etmeye kalkacak olursak bize bloglar yetmez.
Ücretlerin tam rekabet koşullarından bağımsız saptandığı varsayılır. Philips Eğrisi'ne göre işsizlik oranının düşük olduğu ekonomilerde enflasyon artar. İstihdam artışı ya da yüksek ücretler piyasada likidite bolluğuna neden olacağı için kısa dönemde enflasyonist etkiler oluşur. İktisatçılar kısa dönem için işsizlik ve enflasyon arasında bir seçim yapmak zorundadır. Orta ve uzun dönemde konjonktür seyrine ve uygulanacak para ve maliye politikalarına göre enflasyon olağan sayılabilecek düzeylere çekilebileceği gibi kontrolden de çıkabilir. Philips Eğrisi uzun dönemde güvenilir analiz yapma imkânı sağlamaz. Uzun dönemde işsizlik ancak enflasyon hızlandırılarak düşürülebilir.
Ancak yaygın görüş birebir olmasa da enflasyon ve işsizlik arasında negatif yönlü bir ilişki olduğunu kabul eder. Bu çerçeveden bakarak değerlendirmelerde bulunacağız.
Bir kısım iktisatçılar bir ülkede işsizlikle enflasyon arasında bir değiş-tokuş ilişkisi bulunduğuna inanmaktadırlar. Bunlara göre, bir ekonomide işsizliği azaltmak amacına yönelik olarak alınan toplam talebi artırıcı önlemler enflasyon oranını yükseltmekte, aksine enflasyon oranını düşürmek için alınan önlemler de işsizliği artırmaktadır. Bu durum, ekonomiyi yönetenleri bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Bir ekonomide işsizliği azaltmak amacına yönelik olarak alınan toplam talebi artırıcı önlemler enflasyon oranını yükseltmekte, aksine enflasyon oranını düşürmek için alınan önlemler de işsizliği artırmaktadır. Bu durum, ekonomiyi yönetenleri bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu görüşün ortaya çıkışı Yeni Zelandalı zenci bir iktisatçı olan A. W. Phillips'in yaptığı bir araştırmaya dayanır. Phillips bu araştırmasında, 1862-1957 yılları arasında İngiltere'deki nominal işçi ücretleri ile issizlik oranlarını ele alarak karşılaştırmış ve bu ikisi arasında bir değiş-tokuş ilişkisinin mevcut olduğunu ortaya koymuştur. Bu söyleneni açıklamak için Phillips'in kullandığı eğri de iktisat literatüründe Phillips Eğrisi olarak tanınmış ve isim yapmıştır. Phillips eğrisi bir ekonomide işsizliği azaltmak için alınacak önlemlerin (toplam talebi artırıcı önlemler) nominal ücretleri yükselttiğini, aksine işçi ücretlerinin düşmesi durumunda (toplam talebi azaltıcı önlemler nedeniyle) da işsizliğin arttığını ortaya koymaktadır.
Bir ekonomide ücretlerin yükselmesinin mal ve hizmetlere olan talebi artırarak fiyat artışlarına yani enflasyona yol açacağı ilişkisinden yola çıkarak Paul S. Samuelsen ve Robert M. Solow gibi iktisatçılar bu kez, enflasyon oranları ile işsizlik oranları arasındaki ilişkiyi araştırmaya başlamışlar ve sonuç olarak bir ekonomide işsizlik oranları ile enflasyon oranları arasında da bir değiş-tokuş ilişkisinin var olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Bu durumda bir ekonomide işsizliği azaltmak, ya da istihdamı artırmak için alınan toplam talebi artırıcı önlemler enflasyonu yükseltmekte, yükselen bu enflasyondan kurtulmak için alınan toplam talebi azaltıcı önlemler de bu kez işsizlik oranını artırmaktadır. Phillips Eğrisi enflasyon oranları ile işsizlik oranları arasındaki fonksiyonel ilişkiyi sol yukardan sağ aşağıya seyreden, ve eğimi negatif olan bir eğri göstermektedir. Bu eğri, kısa dönemde enflasyon oranları ile işsizlik oranları arasında varolan ters yönlü ilişkiyi gösterdiğinden, kısa dönem Phillips eğrisidir. Phillips eğrisinin, ekonominin serbestçe işleyişini zorlaştıran engellerin azalması ile sol aşağıya kayması mümkündür. Bu durumda bir önceki eğriye göre, daha düşük enflasyon oranlarının daha düşük işsizlik oranları ile birlikte gerçekleşmesi mümkün olacaktır. Ama her ikisinin de sıfır olması olanağı pek yoktur. Eğer ekonominin serbestçe işlemesini engelleyen kurumsal ve yapısal olumsuzluklar artarsa bu kez de Phillips eğrisi sağ yukarı kayacak ve bu durumda enflasyon oranını belli bir oranda düşürebilmek için daha yüksek oranda bir işsizliği kabullenmek gerekecektir.
Her ulusal ekonomi bir miktar işsizliği azaltmak için bir miktar enflasyona, bir miktar enflasyonu azaltmak için bir miktar işsizliğe katlanmak zorundadır. İktisatçılar kısa dönem için işsizlik ve enflasyon arasında bir seçim yapmak zorundadır. Orta ve uzun dönemde konjonktür seyrine ve uygulanacak para ve maliye politikalarına göre enflasyon olağan sayılabilecek düzeylere çekilebileceği gibi kontrolden de çıkabilir. Philips Eğrisi uzun dönemde güvenilir analiz yapma imkânı sağlamaz. Uzun dönemde işizlik ancak enflasyon hızlandırılarak düşürülebilir. Phillips eğrisi ile yapılan bu açılamalar, enflasyonun ortaya çıkmasında ve hızlanmasında önemli bir rol oynayan beklentilerin ve gecikmelerin dikkate alınmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bunlar dikkate alındığında Phillips eğrisinin her zaman aynı konumda olmayacağı iade edilmiştir. Örneğin, eğer sendikalar belli bir dönemde fiyatlarda gerçekleşen artışın, bekledikleri artıştan daha fazla olduğunu görürlerse, gelecek dönem enflasyon oranını daha yüksek düzeyde tahmin ederek, gerçekleşen enflasyon oranının üzerinde bir ücret artışı talep edeceklerdir. Aynı şeyi firmalar da düşünerek ürün fiyatlarını yükselteceklerdir. Eğer bunda başarı sağlanırsa aynı işsizlik oranında daha yüksek bir enflasyon gerçekleşmiş olacaktır. Yok eğer fiyat artışlarını gerçekleştirmek mümkün olmazsa bu kez de aynı enflasyon oranında daha yüksek bir işsizlik oranı kabul edilmiş olacaktır. Bu olaylar bu şekilde tekrarlanacak ve Phillips eğrisi negatif eğimli bir eğriden x eksenine dik bir doğru haline gelecektir.
Parasalcı iktisatçılardan M. Friedman'a göre enflasyon oranları işsizlik oranına değil, para miktarındaki artışlara ve enflasyon konusundaki beklentilere bağlıdır. M. Friedman Phillips eğrisinin kısa dönem için geçerli olabileceğini, ama uzun dönemde Phillips eğrisi ile ortaya konduğu gibi enflasyonla işsizlik arasında bir değiş-tokuş ilişkisinin mevcut olmadığını ve enflasyonun tamamen parasal bir olay olduğunu söylemiş ve uzun dönemde bu eğrinin x eksenine dik bir doğru şeklinde olacağını savunmuştur. Uzun dönem Phillips eğrisi diyebileceğimiz bu eğrinin x eksenini neresinden keseceğini, diğer bir ifadeyle enflasyon oranı sıfırken işsizlik oranının % kaç olacağını ise Edmund Phelps aydınlatmıştır. Phelps'e göre, bir ekonomide hem iş değiştirmelerden hem de yapısal nedenlerden doğan bir işsizlik oranı vardır ki, enflasyon oranı sıfır dahi olsa bu işsizliği gidermek mümkün değildir. İşte bu işsizliğe doğal işsizlik adı verilmektedir. Dik (ya da uzun dönem) Phillips eğrisinin x eksenini kestiği yerdeki işsizlik, doğal işsizlik oranını göstermektedir. Buna tam istihdam işsizlik oranı diyenler de vardır. Parasal politikalarla bu işsizliği gidermek olanağı yoktur.
*Kısa Dönem Phillips Eğrisi; beklenen enflasyon ve doğal işsizlik oranı sabitken, enflasyon oranı ve işsizlik oranı arasındaki ters yönlü ilişkiyi göstermektedir.
*Uzun Dönem Phillips Eğrisi; beklenen enflasyon ve gerçekleşen enflasyon oranları birbirine eşit olduğu zaman enflasyon oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişkiyi gösteren bir eğridir. Uzun dönem phillips eğrisi doğal işsizlik oranı düzeyinde çizilecek dik bir doğru ile gösterilebilir.
Phillips Eğrisinin Türkiye Ekonomisinde Analizi (1970'den Bugüne)
Türkiye ekonomisinin tipik dışa kapalı ekonomilerin bütün özelliklerini gösterdiği 1980’li yıllara kadar olan dönemde, büyüme ve sanayileşme politikalarının temelini ithal ikameci sanayileşme stratejisi oluşturmuştur. 1970 yılında yapılan devalüasyon ve çok önemli bir sanayi girdisi olan petrolün 1970’li yıllar boyunca fiyatının sürekli artması, ithal ikameci sanayileşmenin gereği olarak yapılan ara ve yatırım malları ithalatının pahalılaşmasına neden olmuş ve enflasyondaki artışın temelini oluşturmuştur. Sonuç olarak; sanayileşmenin ve büyümenin kuşkusuz ekonomik ve sosyal bir çok faktörden etkilendiği 1970’li yıllarda enflasyon büyümeyi yavaşlatıcı bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Ara mallarda yaşanan enflasyon, ithal ikameci sanayileşmeyi yavaşlatmıştır, bu nedenle de yapılacak yeni yatırımları, dolayısı ile de düşmesi beklenen işsizlik oranlarının değişmemesini sağlamıştır. Bu nedenle Phillips Eğrisi analizinin öngördüğü ters etki bu dönemde oluşan müdahaleler nedeniyle işlev dışı kalmıştır. Enflasyon artarken, işsizsizlik oranları düşmemiş, aynı zamanda gereken büyüme sağlanamamıştır 24 Ocak kararlarının genelde etkilediği 1981 ve 1988 yılları arasında kalan dönem enflasyon ve büyüme çerçevesinde incelendiğinde, ilk üç yılda enflasyonun önemli ölçüde aşağı çekildiği görülmektedir. Artan kamu açıkları nedeni ile hızlı parasal genişleme ve ücret dışındaki maliyet öğelerinde meydana gelen artışlar enflasyondaki yükselmenin kaynağını oluşturmuştur. 2001 Krizi sonrası uygulanan IMF destekli ekonomik programlar ve hükümetin cari açığı, enflasyon yerine büyük özelleştirme gelirleri ve dış borç ile finanse etme kararlığı son beş yılda enflasyonun hızlı bir şekilde tek haneli rakamlara düşmesini sağladı. Bu dönemde indirilen enflasyonun sonucu olarak işsizlik oranlarında yükselme oldu.
Sonuç:
Phillips eğrisinin işlevi ve Phillips eğrisinin Türkiye ekonomisindeki işsizlik oranı ve enflasyon oranındaki orantıya uygunluğun mantığında enflasyon ve işsizlik ters orantıda, enflasyonun artışı ile düşüşe geçen işsizlik oranının aynı zamanda ülkeye iş gücü olarak yansıması ve toplam üretimdeki artış olarak yansıdığına ulaştık. Türkiye’de dönemlere bakıldığında 1951 sonrası 1988 e kadar olan dönemde ki enflasyona veya üretime olan devlet müdahaleleriyle analizdeki ters orantı işlevi Türkiye ekonomisinde doğru sonuçlar verdiğini söyleyemeyiz. 1988 sonrası döneme bakıldığında 1994 yılında dış borç açığı nedeniyle oluşan krizin etkilerini analize dahil etmediğimizde Phillips eğrisinin ters orantı ilişkisinin geçerli olabileceğini söyleyebiliriz. Özellikle 2001 krizi sonrası enflasyona olan devlet müdahalesinin enflasyonu %10’un altına kadar çektiği fakat bunun etkilerinin işsizlik oranları üzerinde yükselişe sebep olduğu açıktır. Phillips eğrisi kısa dönemde uygulanabilir sonuçlar vermesine rağmen uzun dönemde işsizlik oranının doğal işsizlik oranına ulaşacağı görüşünden dolayı yanlış sonuçlar vermektedir diyebiliriz.
[K][K]
issizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
issizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1929 Dunya Ekonomik Krizine Genel Bir Bakis
1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, 1929'da başlayan (etkilerini ancak 1930 yılının sonlarında tam anlamıyla hissettiren) ve 1930'lu yıllar boyunca devam eden ekonomik buhrana verilen isimdir. Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa'yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.
1929 yılında yaşanan dünya ekonomik krizi, iktisatçılar arasında dünya tarihinin önemli krizi olarak bilinir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri, dünya ekonomisinde kısmen etkinlik kazanmış, savaş süresince önemli oranda altın biriktirmişti. ABD’de biriken sermaye başta Florida da olmak üzere gayrimenkule ve toprak alımına yönelmişti. Ancak toprak üzerinde spekülasyonların sona ermesi ile toprak fiyatlarında düşüş yaşanmış, topraktan çıkan sermaye New York Borsasına yönelmişti. Hisse senedi fiyatlarının aşırı yükselmesi ile gerçeklerden kopması, Federal Rezerv Bankasının, spekülatif artışı durdurmak için 1929 yılının yaz aylarında faiz oranlarını % 7 den % 15’e yükseltmesine neden oldu. Borsa hisse senetleri dorukta iken, hisse sahipleri satışa yönelerek, New York Borsasının çöküşüne neden oldular. Borsanın çöküşünü bankaların çöküşü izledi
Büyük Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60'lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir. Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur. Büyük Bunalım farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona ermiştir. 1929 Bunalımı temelde Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hakettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir. Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir. I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı Amerika, İngiltere ve Almanya oldu. Savaşa kadar dünyada hegemonik güç sayılan İngiltere, kanayan bir ülke durumuna geldi. Savaş sonrası Amerika’dan alınan borçla yeniden kurulan altın standardıyla değer kazanan pound, İngiliz ihracatının azalmasına sebep oldu. Daha az ihracat daha fazla altının dışa akımına bu da yeniden borçlanmaya neden oldu.O yıllarda Almanya ise Amerika’nın savaş sonrasında geri istediği tazminat sorunuyla karşı karşıyaydı. Ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, tazminat sorununa çözüm olarak para basmayı denedi. Bu para Amerika tarafından kabul edilmediği gibi Almanya’da hiperenflasyona neden oldu. Daha sonra tazminat sorunu 1924 yılında Amerika’nın önerdiği Dawes Planı ile çözülmeye çalışıldı. Bu planda Amerika Almanya’ya yeniden yapılanması için kredi verecek; yapılanmasını tamamlayan Almanya daha sonra tazminatını ödeyecekti.
Büyük Bunalım Öncesi Amerikan Ekonomisi
Amerika ise 1924-29 yılları arasında bir stabilizasyon devresi geçirdi. Edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü konumuna geldi. Bu esnada ülkede otomobil, yapı, elektrikle çalışan makinalar gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla olması borsanın spekülatif olmasına sebep oluyordu. Öyle ki 1928 yılında, Amerika verdiği kredileri New York Borsası için geri çekmek durumunda kaldı. 1920’lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve istihdam oranı yüksekti. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Birçok insan hala aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarfederek zengin olma isteği hakimdi. İnsanların bu ruh hallerinin ve spekülasyonun ne derece hakim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida’da meydana gelen gayri menkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.
Florida Gayrimenkul Spekülasyonu
Olay şöyle gelişmişti: Floridalılar bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi olmasına, taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida’daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette Florida’nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hakimdi. Bu durumda o gün aldıkları toprakların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül’ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne, binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.
Krizin Sebepleri
Büyük kriz öncesindeki atmosfere bir göz attıktan sonra krizin sebepleri ve gelişimi üzerinde durmak gerekir. Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın da sebepleri üzerinde çok sayıda araştırmalar ve değişik yorumlar yapıldı ancak bunların genelinde yer alan ortak birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz: Birincisi; Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870'li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu. İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcı senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Yine ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi. Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi, 1920'lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 1929 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı değildi. Örneğin devlet bütçesini dengelemek için devlet harcamalarını kısması ve vergileri arttırmasının işsizliğe sebep olduğunu ve bunun da insanların satın alma gücünün azalmasına ve fiyatların düşmesine neden olduğu savunuldu. Hükümetin tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi de altın standardına bağlı kalmakta ısrar edişiydi. Hükümet altına bağlı olmayan para basmayı reddederek sıkı bir para politikası izledi ve piyasada para bulunmayınca ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü. Bu da daha fazla işsizlik, daha az gelir demekti. Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere’den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve varolan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu sebeple de bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da Amerika’nın kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti küçülttü. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.
Krizin Patlak Verişi:
New York Borsası 1928 yılının başından 29 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın ilerlemesi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kâğıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Salı” olarak anılan 24 Ekim 1929 Salı günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin karının bile sıfırlandığı görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328’den 230’a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur. Bu insanlar açlığa sürüklendi ve sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna giderek bir nevi değiş-tokuş ekonomisine geri döndüler. İnsanlar maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri II. Dünya Savaşı’na kadar yaklaşık 10 yıllık bir periyodda devam etti. Krizin sanayileşmiş ülkeler üzerindeki etkileri hemen hemen aynıydı. Toptan fiyat endekslerindeki düşüş (%40-60 arası), hammadde fiyatlarının dibe vurması (%50 civarı), menkul kıymet fiyatlarının ve borsanın gerilemesi (%30-40 civarında), dünya sanayi üretiminin düşmesi (%35-45 arası), işsiz sayısındaki artış (50 milyon kişi işsiz kaldı), ticaretin dibe vuruşu (%55-80) ve iflasların çoğalması oldu.
Roosevelt ve "New Deal"
Amerikan halkı bu büyük çöküşün faturasını Hoover yönetimine çıkardı. Bir sonraki seçimde Hoover’ın başkan seçilmeyeceği aşikardı. Onun yerine adını verdiği programla ekonomik sistemde köklü değişiklikler vaadeden Roosevelt seçildi. Roosevelt “ New Deal” ı 1930-37 yılları arasında uygulama fırsatı buldu. Başa geldiği 1933 yılı bunalımın etkilerinin en fazla hissedildiği yıllardan biriydi. Ekonomide karlılık çökmüştü. Büyük bir talep eksikliği yaşanıyordu çünkü insanların satın alma gücü çok düşmüştü. Roosevelt böyle bir dönemde hem sosyal hem ekonomik anlamda bir reform niteliği taşıyan programıyla ve büyük yetkilerle başa geçiyordu. Amerikan ekonomisi tarihinde ilk kez devlet müdahalesine maruz kalıyordu. Roosevelt işe bankacılık sektörüyle başladı. O sıralarda sektörde likidite düşük olduğundan altın ve döviz kuru bizzat başkanlık tarafından kontrol ediliyordu. İlk kez Merkez Bankası kuruldu. Mevduatlar devlet güvencesine alındı. Bankacılık sisteminin düzeltilebilmesi için 500 kadar yeni düzenleme yapıldı. Reel sektörde de karlılığın arttırılmasına karar verildi. Devlet kendi kontrolü altında olmak kaydıyla sanayicilerin yüksek fiyat uygulamalarına izin verdi ve yine bu amaca uygun olarak üretim sınırlandı. Talep sorunun çözmek için de, devlet yüksek sayılabilecek bir düzeyde minimum reel ücretleri belirledi. Çalışma saatleri azaltılarak işsizlik sorunu çözülmeye çalışıldı. Tarımda da bir takım yeni programlamalar yapıldı. Ancak bu programlar bazı yönlerden birbirleriyle çelişir durumdaydı. Devlet bir taraftan fiyatları yüksek tutmak için üretim kotası koyarken diğer taraftan da ne üretirlerse üretsinler belli yükseklikte bir fiyata bunları almayı vaad ediyordu. Bu da çiftçilerin daha fazla üretim yapmak istemelerine neden oluyordu. Roosevelt’in devlet harcamaları politikası ise bir denge politikasıydı. Devlet müdahalesine karşı olan sanayicileri küstürmemek için özel sektörün ilgilenmediği büyük yatırımlar gerektiren alanlarda harcama yapılıyordu. Bu sektörlerde açılan iş alanlarıyla da işsizliğin azaltılmasına ve talebin arttırılarak düşük talep sorununun çözülmesine çalışılıyordu. Genel anlamda “New Deal” programına bakıldığında çok da başarılı bir program olmadığı görüşü hakimdir.Devlet harcamalarının ekonomiyi canlandırmaya yetmediği,devletin ekonomideki payının da artmadığı ve yeni yatırımların yetersiz kaldığı bilinir.
Bunalım Sonrasında Almanya
Depresyonu yenerek tam istihdama ulaşan ilk sanayi ülkesi, Almanya'dır. Almanya, enflasyonsuz orijinal finansman yöntemleriyle iç piyasayı canlandırmayı başarmıştır. Ancak dünya pazarları Almanya' nın ihracatına açık değildi. Alman fabrikalarına sürüm alanları temin etmek ve hammadde bulmak gerekiyordu. Güney Amerika, Orta Avrupa, Balkanlar ve Türkiye serbest dövizle mal almakta ve satmakta güçlük çekiyorlardı. Almanya,direkt serbest döviz transferi olmaksızın malın malla mübadelesini gerçekleştirmek imkânını sağlayan bir counter-trading modelini benimsedi serbest döviz piyasalarında ihracat mallarına uygun fiyatla alıcı bulamayan memleketlerin müşterisi durumuna geçti. Tarım ekonomilerinin ihracat mallarını yüksek bedelle satın aldı ve onlara kendi sanayi ürünlerini sattı. Planlama ve benzeri yöntemlere başvuran ABD ile Fransa gibi demokrasiler ılımlı çözümlere yönelirken, Almanya'da işsizler nazi totalitarizminin çılgınlıklarına kapıldılar. Böylece bunalım, II. Dünya Savaşı'nın başlıca nedeni olacaktı.
Türkiye'ye Etkileri
Türkiye 1929 bunalımı karşısında, kalkınmasını sağlayabilmek için ihracat ve ithalatını artırmak zorundaydı, Türkiye Cumhuriyeti bunu sağlayabilmek için çeşitli politikalar izledi. Türkiye 1933'de dış ödemelerde uygulamasına başlanan kliring ve takas sistemini uyguladı. Bilindiği gibi, kliring sistemi malını alanın, malını alma ilkesine dayanır. Bu sistemde ithalat ihracata bağlandığından, ihracat teşvik edilmiş olur. Nitekim, Türk Hükümeti mümkün olduğu kadar bütün ülkelerle kliring ve takas anlaşması yapmaya çaba harcadı ve Türkiye ile ticaret ve ödeme anlaşması yapan ülkelerden, ithalata öncelik tanıdı. Ayrıca ihraç mallarının standardizasyonuna önem verilerek, ihracat bu yönden de teşvik edildi 10/06/1930 tarih ve 1705 sayılı Kanun ile Hükümete tedbir alma yetkisi verilerek, ihraç edilen fındık ve yumurtadan başlayarak, ihraç mallarında kalite kontrolüne gidildi. Önceleri çeşitli merciler tarafından yürütülen bu iş 1934'te kurulan Türkofis'e devredildi. Ofise, kontrol ve teftiş görevi yanında piyasa araştırmaları yapma uluslar arası ticaret ve ödeme anlaşmalarını hazırlama görevi de verildi.
Halen dünyada yaşanmış olan en büyük kriz 1929 Krizi’dir. Bu krizin dünyayı en az I. ve II. Dünya Savaşları kadar etkilediği de açıktır. Büyük bunalımın yol açtığı 1930’lar dünya tablosuna bakıldığında ekonomik krizlerin bazen insanlık tarihini etkileyecek boyutlara varabileceği rahatlıkla görülebilir. Bu yüzden ekonomik krizlere yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal hatta politik bir olgu olarak da bakılmalıdır. M.Friedman ve A.Schwartz; 1929 büyük bunalımının 1867’li yıllardan beri uygulanan para politiklarındaki yetersizliklerden dolayı ortaya çıktığını ve bu bunalımın para arzındaki mutlak düşüşle yakından ilişkili olduğunu savunmuşlardır.
Kaynaklar:
Oxford University Press: Geisst, Charles R. (2004). Wall Street: A History – From its Beginnings to the Fall of Enron.
World Economic Survey: Willard W. Cochrane. Farm Prices, Myth and Reality 1958. p. 15; League of Nations, 1932-33
Yoksullaştıran Ekonomik Büyüme (Atılım Üniversitesi)
Aşağıdaki yazım Atılım Üniversitesi tarafından çıkarılan bültende (Yıl 10, Sayı 36 - Ocak 2015) yayınlanmıştır.
Erişmek için bağlantıya tıklayın: [http://ebulten.library.atilim.edu.tr/sayi/2015-01?sayfa=5]
Erişmek için bağlantıya tıklayın: [http://ebulten.library.atilim.edu.tr/sayi/2015-01?sayfa=5]
İktisadi Büyüme Ekonomik Refahı Azaltabilir mi? Hint asıllı iktisatçı Jagdish Bhagwati tarafından geliştirilen teoriye göre dış ticaret hadlerindeki bozulma sonucu, ekonomik büyüme ülke refahını eskisinden daha düşük bir düzeye indirebilir. J. Bhagwati bu görüşünü makalelerinde teorik olarak ortaya koymuş ve teorisine "Fakirleştiren (Yoksullaştıran) Büyüme" adını vermiştir.
Birçok ekonomist, dış ticaretin serbestleştirilmesi ile ekonomik gelişme arasında sıkı bir ilişki olduğunu kabul etmektedir. Buna rağmen bazı ekonomistler ise fakir ülkelerdeki ekonomik büyümenin gerçekte onların zararına sonuçlar ortaya çıkaracağını iddia etmektedirler. Ayrıca ihracata dayalı büyümeyi tercih eden gelişmekte olan ülkelerin, bu yolla ekonomik olarak büyüyerek dış ticaret hadlerinin, eskiden sahip oldukları konumdan daha da kötü bir duruma gelmesine sebep olabileceğini de dile getirmektedirler. Bu durum iktisatçılar arasında yoksullaştıran büyüme (immiserizing growth) durumu diye bilinmektedir (Krugman ve Obstfeld, 1997: 12).
Ekonomik büyümenin dış ticaret hadlerini bozması nedeniyle ülkenin ekonomik anlamda zarara uğrayabileceğini ilk kez dile getiren iktisatçı Edgeworth’tır. 1958 yılında Bhagwati yoksullaştıran büyümenin kuramsal temellerini geliştirmiş ve Edgeworth tarafından ortaya atılan, dış ticaretteki artışın dış ticaret hadleri üzerindeki olumsuz etkisini görünür olarak ortaya koymuştur. Bunu takiben Johnson yaptığı çalışmada, dış ticaret hadlerindeki yükselmenin iktisadi büyüme üzerinde olumsuz etki yaptığını ortaya koymuştur.
Öncelikle iktisadi büyüme kavramını açıklamak istersek, bir ekonomide zaman içinde mal ve hizmet üretimi miktarında artış olması olarak tanımlanabilir. Yoksullaştıran büyüme kavramı immiserizing growth olarak ekonomi literatürüne geçmiştir. Bu teori, üretimin artmasına bağlı olarak fiyatın düşmesiyle ihracattan göreceli olarak daha az fayda sağlanacağını iddia eder. Ekonomik büyüme, belli koşullar altında dış ticaret hadlerinin bozulmasına neden olabilir. Bu bozulma neticesinde uğranılan kayıp, ekonomik büyümenin getirinden büyük ise ülke ekonomisi bu durumdan zararlı çıkacaktır. Ancak bu durumun gerçekleşmesi için bu ülkenin ekonomisinin dünya ekonomisine etki edebilecek büyüklükte olması gerekmektedir. Örneğin bir dönem tarım ürünlerinin beklenenden fazla üretilmesi ve ortaya çıkan bolluk nedeniyle fiyatların düşmesi tarım kesimi üreticisinin gelir kaybı yaşamasına neden olabilir. Bu durumda fazla üretim düşük gelire neden olarak üreticiyi fakirleştirebilir. Rekoltenin yüksek olduğu dönemler çiftçilere kısa süreli bir sevinç yaşatmaktadır. Çiftçi ürününü pazara götürüp satış yapmak istediğinde yaşanan ürün bolluğu nedeniyle satmayı umduğu fiyatın altında pazarlığı bitirecek ve daha az gelirle evinin yolunu tutacaktır.
İlgili teoriye göre bir ülke şiddetli bir dış ticaret politika uygulayarak mevcut dış ticaret haddini ve tatmin düzeyini terk etmeyi tercih etmiş ve yeni oluşan dengede eski dengeye göre daha çok üretim yapabilmesine rağmen daha az düzeyde bir tatmin düzeyi yakalamıştır. Dolayısıyla dış ticaret haddindeki artış üretimi arttırmasına rağmen belli bir ölçüde refah kaybına neden olmuştur.
Fakirleştiren büyüme gerçek hayatta çok sık rastlanan bir durum değildir. Böyle bir durum gözlemlenmesi durumunda devletler otoritelerini kullanarak örneğin gümrük vergilerini arttırmak veya ihracatı caydırmak gibi politikalarla duruma müdahale edebilir ve dış ticaret artışından kaynaklanan refah kaybını engelleyebilirler. Bu tarz bir olgu daha çok iç piyasalarda talebin esnek olduğu ürün piyasalarında gözlemlenir.
İktisadi büyümeye bağlı olan diğer bir olumsuz husus ise, büyümeyle beraber artan kaynak ihtiyacıdır. Üreticiler daha çok mal üretip daha çok mal arz edebilmek için kullanacakları ara malların talebini artırmak zorundadırlar. Bu durumda ara malların fiyatlarında ve sonuç olarak maliyetlerde yükselme gerçekleşecektir.
Tarımsal ürünlerin pazarlanmasında rekoltenin yüksek olması çiftçiye kısa süreli bir sevinç yaşatmaktadır. Çiftçi ürününü pazara götürüp nakde çevirmek istediğinde yaşanan ürün bolluğu nedeniyle çiftçi satmayı umduğu fiyatın altında pazarlığı bitirecek ve daha az gelirle evinin yolunu tutacaktır. Nitekim gelir kaybı ortaya çıkacaktır.
Büyümeye bağlı ikinci olumsuz husus ise, büyümeyle beraber artan kaynak ihtiyacıdır. Ekonomi derslerinden bilindiği üzere Arz Yasası (Law of Supply), malın fiyatı ile o malın arzı arasındaki pozitif ilişkiyi anlatır. Bir malın fiyatı yükseldikçe üretici firmalar o malı piyasaya daha çok sürecek, malın fiyatı düştükçe de gelirleri azaldığı için o malı arz etmekten kaçınacaklardır.
Üretici daha çok mal üretip daha çok mal piyasaya sunmak için bir takım üretim faktörlerinin talebini artıracaktır. Sözü edilen üretim faktörlerinin bir kısmı ithal edilmek suretiyle temin edilmek zorundadır. Buna bağlı olarak ülkenin artan üretim faktörü talebi, o üretim faktörünün fiyatını artıracaktır. Sonuçta ülkenin ithalata ayırdığı bütçe ihracattan elde ettiği geliri aşmaya başlayacaktır.
Türkiye tarafından bir örnek vermek istersek, Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararları ile devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, KİT'lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış, gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış ve dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kâr transferlerine kolaylık sağlanmıştır. Bununla birlikte ithalat kademeli olarak liberalize edilirken, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir.
Alınan bu kararlar doğrultusunda ihracata dönük büyüme hedeflenmiştir. Uygulanan ekonomik politikalar artan ihracat miktarına bağlı olarak gereksinim duyulan ara mal ve girdi miktarında artış söz konusu olmuş ve büyüme amacıyla çıkılan yolda gelirlerin giderek azaldığı ve borçlanmanın arttığı gözlemlenmiştir. Neticede ihracatı artıracak çeşitli önlemler alınmasına rağmen ihracattaki artış ithalattaki artışı karşılayacak düzeye erişememiştir. Bu durum mevcut dış ticaret açıklarının da büyümesine neden olmuştur.
Yoksullaştıran büyümenin gerçek hayatta pek de sık rastlanmayan bir durum olduğu bazı iktisatçılar tarafından dile getirilmesine rağmen teori bazı ülke ekonomileri ve bazı dönemler için geçerli kabul edilebilir. Ancak çözümü hükümetlerin alacağı önlemlerle sağlanabilir, örneğin ihracat üzerine koyulabilecek bir verginin dünya piyasalarına ihraç arzını daraltmaya yardımcı olacağı aşikârdır. Sonuç olarak ülke büyüme sevincini buruk yaşayacaktır ki bu durum yoksullaştıran büyüme olarak literatüre girecektir.
Kaynaklar:
BAŞKONUŞ. T. 1995. Türkiye-Almanya Dış Ticaret İlişkilerinin Fakirleştiren Büyüme açısından Ekonometrik Analizi. TC. Marmara Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yüksek Lisans Tezi.
ERK. N. ATEŞ. S. Ve T. DİREKÇİ. 1999. Gümrük Birliği SonrasıTürkiye Dış Ticaretine Yoksullaştıran Büyüme Hipotezi Çerçevesinde Bakış: Zaman Serisi Analizi. Uluslararası ODTÜ Ekonomi Kongresi
ÇEKEROL.K. ve H. GÜRBÜZ, 2003. Reel Döviz Kuru Değişimleri ile Sektörel Dış Ticaret Fiyatları Arasındaki Uzun Dönem İlişki. ODTÜ Ekonomi Kongresi, Ankara
DÜLGER. F. Ve M.F.CİN.. 2002.Türkiye’de Döviz Kuru Dinamiklerinin Belirlenmesinde Parasalcı Yaklaşım ve Eş Bütünleşme Yöntemiyle Sınama. ODTU Gelişme Dergisi
ZENGİN. A. 2001. Reel Döviz Kuru Hareketleri ve Dış Ticaret Fiyatları. C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
https://tr.wikipedia.org
https://eksisozluk.com
https://www.ekodialog.com


