iktisadi büyüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktisadi büyüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Enflasyon Tarihi ve Almanya 1921 Hiperenflasyonu incelemesi



Enflasyonun tarihini incelemeye başlamadan önce enflasyonun tanımını yapmak daha iyi olacaktır. Enflasyon, fiyatlar genel düzeyinin sürekli ve hissedilir artışını ifade eden bir durumdur. Diğer bir tanımı nominal millî gelirin, bu gelirle satın alınan mal miktarına (gerçek millî gelire) nazaran artması yani şişmesi demektir. Deflasyonun tersidir. Birinci olarak tek bir fiyat ya da fiyat grubu değil, fiyatlar genel seviyesi gösterge alınmaktadır.

İkinci olarak artışın bir kereye ya da birkaç defaya mahsus olmadığı, sürekli olduğu vurgulanmaktadır. Fiyatların genel seviyesi, ekonomide seçilen belli bir mal ve hizmet kümesinin (sepetinin) parasal karşılığıdır. Fiyatlar, mal ve hizmetlerle dolaşımdaki para miktarı arasındaki dengeye göre oluşur. Para miktarındaki artış (emisyon), mal ve hizmet miktarındaki artış (büyüme) ile dengeli olursa fiyatların genel seviyesi değişmez. Ama bunlardan biri diğerinden fazla üretilirse az üretilen kıymetli hale gelir.

Talep ve maliyet enflasyonu:

Enflasyon, genellikle talep şişkinIiğinden ve maliyet masraflarının kabarmasından ileri gelebilir. Maliyet enflasyonu ile talep enflasyonu, tavukla yumurta gibi, biri diğerinin sebebidir. Her ikisinin sebebi de ekonomide dengelerin bozulmasıdır.

Talep enflasyonu: (En çok rastlanan) Talep enflasyonu, para bolluğundan dolayı daha fazla mal ve hizmet talep edilmesine ve fiyatların artmasına yol açan olaydır.

Maliyet enflasyonu: Maliyet enflasyonu, üretilen mal ve hizmetlerin maliyetinin sürekli artmasıdır. Emek, sermaye ve doğal kaynaklar gibi üretim faktörleri, üretilen mal ve hizmetlerin gerçek maliyetini oluşturur. Dolayısıyla bunların piyasa fiyatlarının artması, kaçınılmaz olarak maliyetlerin artmasını gerektirir.

Enflasyonun Etkileri:

Enflasyon, iktisadî faaliyetin akışını etkiler. Para dağılımı enflasyondan olumsuz etkilenir. Halkın bir kısmının geliri enflasyon hızından fazla ve bir kısmının geliri enflasyon hızından yavaş artar. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bir durum hasıl olur. Satın alma gücünde zayıflamalar, sosyal huzursuzluklara yol açar. Spekülasyon kazançlar alınteri kazançlarına üstün gelir. Enflasyondan genellikle dar ve sabit gelirliler (memurlar) çok zarar görür. Çünkü gelirlerinin yükselen fiyat düzeyine intibak etmesi zordur. Ve yine enflasyondan en çok zarar görenler para halinde tasarruf yapmış olanlarla alacaklı bulunanlardır. Buna karşılık enflasyon borçlular için avantajlıdır. Çünkü paranın değeri düştüğü için borçlarını daha kolaylıkla ödeyebilirler. Enflasyon devam ettiği sürece herkes değeri günden güne düşmekte olan parayı elden çıkarıp mala veya gayrimenkule yatırır. Bu
yüzden her çeşit mala karşı talep artar. Böylece paranın tedavül sürati artarak para değerinin düşmesine sebep olur. Enflasyon üretim ve kalite üzerinde zararlı etkiler yapar. İş bulma kolaylığı ve kazançların rahatlığı, işçileri ve satıcıları kayıtsız, aldırış etmez davranışlara sürükler. Kolay kazanan ve pervasız harcayan bir zümrenin türemesi; her türlü malın sürülmesi fırsatını doğurur. Enflasyon, dış ödemeler dengesini de sarsar. Sermayeler; para değerinin emin ve para kirasının yüksek olduğu bölgelere açık veya gizli yollardan göç eder.  Enflasyon hızı diğer ülkelerden az ise ihracatın tıkandığı ve ithal mallarına rağbetin arttığı görülür. Turizm gelirlerinin gelişme temposu yavaşlar ve vatandaşların dış seyahatlerdeki harcamaları çoğalır. Bütün bu olaylarda para (veya kredi) çokluğundan hareketlenen enflasyon hızlandıkça hızlanır ve artık bunun yanında para miktarındaki artışın etkisi önemsiz kalır.

Avrupa'da ilk enflasyon

Avrupa'nın enflasyonla ilk karşılaşması olan fiyat devrimi ilk olarak tefecilerin günahkarlıklarına bağlandı. 1550'den itibaren de, Salamanca Üniversitesinin araştırmaları yoluyla İspanyol altınının ve gümüşünün kıta içine akmasına bağlandı. Çağdaş tarihçilerin görüşü fiyatların vahşice dalgalanması ve hükümetlerin bununla başedebilmek için madenî paralarındaki altın ve gümüş miktarını tekrar tekrar azaltma çabalarıyla bulansa da, on altıncı yüzyıldaki genel eğilimin düzenli fiyat artışı olduğu tümüyle ortadadır. Örneğin madenî para kaynağı kısmen kısıtlı olan Fransa'daki tahıl fiyatları 1600'de 1500'e göre yedi kat fazlaydı.

Almanya'nın Hiperenflasyon ile Macerası:


Alışveriş için el arabasıyla trilyonlarca mark taşıyan bir kişi



Almanya, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkmıştı. Düşük hasıla ve düşük vergi gelirlerine sahip bir savaş sonrası ekonomisinin sorunlarına, Fransa ve İngiltere gibi galip ülkeler tarafından yüklenen savaş tazminatları eklenmişti. Almanya hükümeti, büyük bir meblağa ulaşan bütçe açığını durmaksızın para basarak finanse etmeye çalışıyordu. 1923 yılında en hızlı para basma makineleri bile ihtiyacı karşılayamıyordu. Almanya artık savaş tazminatlarını ödeyemez duruma gelmişti. Tazminatları kömür cinsinden ödeme teklifi galip devletlerce reddedildi, Fransız ve Belçika birlikler Ruhr Bölgesi'ni işgal etti. Almanya başbakanı Wilhelm Cuno, bu işgale karşı pasif direniş çağrısı yaptı. Halkın moralini yüksek tutmak için de özellikle grev yapan işçilere maddi yardım yapıldı. Para basımında dur durak bilinmemesi üzerine para hızla değer kaybetmeye başladı. Alman Markı Amerikan Doları karşısında güneşte kalan kar gibi eridi; 19 Kasım 1923'te 1 Amerikan Doları 4,2 Trilyon Alman Markı oldu. Ocak 1922'de 1 Mark'a satın alınabilen bir içkinin fiyatı, Kasım 1923'te 192 Milyon Mark'a yükseldi. İnsanlar alışveriş yapabilmek için paralarını el arabasıyla taşımaya başladılar, ancak dükkanlara ulaşamadan paraların değeri yine düşüyordu. Bazı bölgelerde alışverişte trampa usulüne dönülmüştü.

Hiperenflasyon Almanya ekonomisinin çökmesine neden oldu. İşsizlik arttı, ücretler yere çakıldı ve geniş kitleler hızla radikalleşmeye başladı. Almanya Komünist Partisi her geçen gün daha fazla sayıda üye kazanmaya başladı. Almanya'da devrimci bir durum ortaya çıkmasından endişe eden galip devletler, Almanya için yeni bir ödeme planı kararlaştırdılar. Bunun üzerine 1924 yılının ortalarına doğru ekonomik durum kısmi bir istikrara kavuştu. Reel ücretler ise ancak 1928 yılında 1913 yılı seviyelerine ulaşabildi. Yatırımları enflasyonda eriyen orta sınıfın büyük bir kısmı fakirleşti. Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında yaşanan bu olay, cumhuriyetin pek çok kişi nezdinde gözden düşmesine neden oldu. Küçük ve orta burjuvazinin geniş kesimleri, kendilerini cumhuriyet tarafından ihanete uğratılmış hissettiler. 1920 yılında faşizan karakterli Kapp Darbesi'ne bir genel grevle cevap veren işçi sınıfının cumhuriyetten bir beklentisi kalmadı. İşçiler büyük kitleler halinde komünistlere ve sosyal demokratlara katılmaya başladılar. 1929 yılında yaşanan büyük ekonomik kriz, küçük ve orta burjuvazinin iflas etmesine neden oldu. Almanya'da devrimci durum ortaya çıktı, ancak komünistlerle sosyal demokratların birbirlerini baş düşman ilan etmeleri nedeniyle Naziler aradan sıyrılmayı ve Almanya'yı felakete sürüklemek üzere iktidara gelmeyi başardılar.


O yıllarda basılan milyar Mark değerinde banknotlar


Aslında herşey 1921 yılında Weimar Cumhuriyeti Almanya’sının merkez bankası olan ReichsBank’ın yüklü miktarda para basma yoluyla alman markının değerini tahrip ve hiper enflasyon kararı almasıyla başlamıştı.

ReichsBank’ın başına avukatlıktan gelme bankacı prusyalı Dr. Rudolf von Havenstein geçmişti. Havenstein ilk olarak devlet harcamalarının getirdiği büyük bütçe açıklarını finanse etmek üzere hükümete ihtiyacı olan parayı basmakla işe başladı. Almanya’nın Versay anlaşmasıyla kendisine dayatılan bunaltıcı yüklü savaş tazminatlarından kurtulmak için bilhassa kendi parasını tahrip etme yolunu seçtiği de o günlerden bu yana sürekli dile getirilen bir efsanedir. Aslında savaş tazminatları altına dayalı marklar üzerinden (sabit bir altın miktarı ya da eşdeğeri döviz olarak) tanımlanmıştı. Bilahare getirilen protokollerde de “kağıt para değerine bakılmaksızın” ülke ihracatlarının yüzdesi cinsinden değerler talep edilmekteydi. O yüzden enflasyonla bundan kurtulmak istemenin hiçbir mantığı yoktur. Ancak, ReichsBank parasının değerini düşürerek hem alman mallarının dışarıda daha hesaplı hale gelmesini, hem de ülkedeki turizm ve dış yatırımları teşvik etmeyi düşünmüş olabilir. Çünkü bu metotlarla tazminat ödemelerinin miktarı düşmese de kazanılacak dövizlerle borçların ödenmesi mümkün hale gelebilirdi.

1921 yılındaki ilk para basmanın ardından enflasyon yavaş yavaş yükselmeye başladığı için en başta bu bir tehlike olarak görülmedi. Alman halkı fiyatların yükseldiğini anladı ama bunu paranın çökmekte olduğunun bir işareti olarak algılamadı. Alman bankalarının borçları neredeyse varlıkları boyutunda olduğundan karşılıksız değildi. Ticari işletmelerin de çoğu arazi, fabrika, makine ve stoklar gibi paranın değeri düştükçe kıymetlenen varlıklara sahip olduklarından doğal olara korunmalı durumdaydılar. Şirketlerin bazıları da parayla birlikte değersiz hale gelen borçlara sahiptiler. Borçları buharlaşıp yok olunca zenginleştiler.

Bugün halen dünyanın önemli çokuluslu şirketleri olan büyük alman şirketlerinden pek çoğu daha o zamandan yurt dışında da çeşitli yatırımlara sahiptiler. Bunlar zaten döviz kazandıklarından ana şirketlerini markın çökmesinin kötü etkilerinden kolayca koruyabilmişlerdi.Dövizi çöken ülkeden sermaye kaçışı geleneksel bir davranıştır. O yüzden alman marklarını İsviçre frankı, altın veya başka bir değere tahvil edebilenler bunu hemen yaparak tasarruflarını yurt dışına taşıdılar. Alman burjuvazisi bile hemen paniğe kapılmadı, çünkü nasılsa ellerindeki nakitten olan kayıpları hisse senetlerinin değerindeki artışla telafi edilmekteydi. Bu değer artışlarının yakında tamamen değersiz hale gelecek olan marklar cinsinden ifade edilmekte oluşu hiç kimsenin aklına gelmemişti. Tabii son olarak sendikalı şirketlerde veya devlet kuruluşlarında çalışanlar da zararda değil gibi görünüyorlardı, çünkü sürekli enflasyonu telafi edecek ücret zamları kendilerine verilmekteydi. Şüphesiz herkes sendikalı bir şirketin ya da devletin çalışanı değildi. Kendilerini enflasyonun yıkıcı etkilerinden koruyabilecek olan mülklerin, hisse senetleri ya da yurtdışı operasyonların sahibi de değillerdi. Hemen ve en fazla yıkıma uğrayanlar hiçbir zam alamayan orta sınıf emeklileri ve bankadaki tasarruf mevduatlarıyla geçinenler oldu. Bu türden alman vatandaşları mali bakımdan mahvolodular. Çoğu yiyecek alabilmek ve hayatta kalmak için evlerindeki mobilyaları üç kuruşa elden çıkarmayı denediler. Piyanolar özellikle talep konusuydu ve kendi başına döviz gibi geçerli bir kıymeti oluştu. Tüm tasarrufları elden giden yaşlı çiftlerin el ele tutuşarak kafalarını havagazı fırınına sokup intihar etmeleri dokunaklı bir tür moda olmuştu. Mülkiyete yönelik suçlar çok yaygınlaştı ve bir sonraki etapta da sokak ayaklanmaları ve yağmacılık.

1922 yılına gelindiğinde ReichsBank artık durumu kontrol altında tutmayı bırakmış ve enflasyon hiperenflasyona dönüşmüştü. Sendikalar ve hükümet çalışanlarının para taleplerine yetişebilmek için darphane sürekli çılgınca para basmak zorundaydı. Bir Amerikan doları o kadar kıymetli hale gelmişti ki amerikadan gelen birisi alışveriş yapmaya kalktığında tüccar ona para üstü olarak vermesi için gereken milyonlarca markı temin etmekte zorlanıyordu. Lokantada yemek ısmarlayanlar (yemek bitinceye kadar fiyatının birkaç kat artabileceği endişesiyle) yemeğin parasını önceden peşinen ödemek istiyordu. ReichsBank kendi matbaaları yetmediğinden banknot basımı için birçok özel matbaayla anlaşmıştı. Matbaalar sürekli 24 saat doyçemark basarken banka da bu matbaaların sürekli çalışmasına yetecek kağıt ve mürekkebi temin etmek üzere özel lojistik ekipleri kurmuştu.

Hiper enflasyonun maliyetleri kuşkusuz çok yüksek oldu. Birçok insanın mahvolan hayatıyla birlikte alman hükümet kuruluşlarına olan güven de tamamen buharlaştı sıfıra indi. Ama, bu hadise bize elinde doğal kaynakları, kalifiye işgücü, somut varlıkları ve altını olan önemli bir ülkenin hiper enflasyondan nispeten sağlam bir şekilde çıkabileceğini de göstermiştir. 1924 – 1929 arasında, yani hiper enflasyonun hemen ardından alman sanayi üretimi ABD dahil diğer bütün büyük ülkelerden daha hızlı büyümüştür. Daha önceden de ülkelerin savaş zamanlarında paralarının altın konvertibilitesinden çıktıkları olmuştur. Mesela Napolyon savaşları ve hemen sonrasındaki bir dönem İngiliz parası altın konvertibilitesinden çıkmıştı. Ama Almanya bunu ilk defa bir barış ve Versay anlaşmasının yürürlükte olduğu bir sırada yapmıştır. ReichsBank modern bir ekonomide, barış zamanında da altına bağlı olmayan bir kağıt paranın politik amaçlarla düşürülebileceğini ve bununla da istenen amaçlara ulaşılabileceğini göstermiştir. Bu ders diğer büyük sanayi ülkeleri tarafından da alınmıştır.

Peki nedir bu Hiperenflasyon?

Hiperenflasyon:

Hiperenflasyon, enflasyonun yılda yüzde 200 sınırını aştığı anlardaki halidir. Dörtnala enflasyon olarak da adlandırılır. Paranın değerinin yitirdiği en şiddetli enflasyon biçimidir.

Hiperenflasyonun nedenleri:

Hiperenflasyonun en önemli nedeni aşırı parasal genişlemedir. Merkez Bankası bağımsız olmayan devletlerde para politikasını da hükümet yönetir. İşte bu noktada hükümetin maaşların ödenmesi, yatırım ya da bütçe açığının kapatılması için kontrolsüzce para basma kararı alması çok yüksek enflasyonlara neden olur. İkincil olarak, ülkede siyasi istikrarın olmadığı, hükümetlerin ortalama ömürlerinin 1-2 yıl olduğu durumlarda iktidar partisi, seçimlerin tekrarlanacağı ve halkın kendilerini cezalandırıp tekrar iktidara taşımayacağı beklentisi taşımaları durumunda kendilerinden sonra gelecek partinin iktisadi planlarını bilerek ve isteyerek bozacak kısa vadeli gayrı-iktisadi kararlar alabilirler. Özellikle gelişmemiş ve yeni gelişmekte olan ülkelerde gözlemlenen bu durum, ileride arz ve talep yönlü daralmalara yol açacak derin ekonomik krizlere sebep olabilir.

Enflasyon yaratmanın dayanılmaz cazibesi:

Yüksek enflasyonla boğuşan ülkelerin hiperenflasyon tuzağına düşmelerinin nedenlerinden biri de bilerek ve isteyerek hedeflenenden daha yüksek bir enflasyon düzeyi yaratmaktır. Enflasyonun %80 olduğu bir ülke düşünün. Böyle bir durumda ülkeden yerli para cinsinden alacağı olan kişiler kendilerini enflasyonun yıpratma payına karşı kendilerini korumak (örneğin memur sendikalarının zam haricinde enflasyon farkı da talep etmesi) yerine belli bir para isterlerse hükümet o parayı değersiz konuma düşürecek enflasyonu bilerek veya isteyerek oluşturabilir.

Hiperenflasyona özgü gelişmeler

Hiperenflasyon durumlarında görülen bazı özel durumlar vardır. Örneğin hiperenflasyon dönemlerinde kredi talebi olağanüstü şekilde artar. Bunun da en temel nedeni kredi taksitlerini ödemenin zorluğunun dönemler içerisinde enflasyon oranına bağlı olarak git gide azalacak olmasıdır. Bunun yanı sıra hiperenflasyon durumlarında elde para tutmanın fırsat maliyeti çok pahalıdır. Bu durumda ülkedeki finansal okur yazarlık oranına bağlı olarak kişiler yerli parayı ya yüksek faizde değerlendirme ya da bir an evvel ellerinden çıkarma eğilimi gösterirler. İkinci durumun yoğun olduğu ülkelerde yüksek enflasyon düzeyine rağmen ekonomide sunni bir canlılık gözükebilir.

Para İkamesi:

Hiperenflasyon döneminde kişiler kendilerini enflasyonun etkisinden korumak için yabancı para tutmaya başlarlar. Hiperenflasyon süreci ne kadar uzarsa, yabancı para cinsinden alışverişin niteliği de o denli artar. Örneğin ev sahipleri kira ücretini yabancı para cinsinden istemeye başlarlar ya da kişiler maaşlarını alır almaz yabancı paraya çevirirler. Yerli paraya olan güvenin bu derece sarsıldığı ortamda kişiler ülkedeki döviz talebini inanılmaz şekilde arttırır. Bunun sonucunda piyasada gittikçe kıtlaşan dövizin değeri artar, döviz kuru yükselir. İlginçtir ki bu durum belli bir sınıra kadar ülkenin makro politikalarını belirleyenler için katlanılabilir bir maliyettir zira döviz kurunun yükselmesi öncelikle reel kuru, ardından da ihracatı yükseltip ülkenin makro dengelerinde kısa süreli bir iyileşmeye neden olur. Ama orta vadede yabancı para cinsinden borçlu olan kesimlerin, örneğin devletin ve şirketler kesiminin, borçlarını katlayarak arttıracağı için önce bütçe açıklarına, önlem alınmaması halinde ise ekonomik krizlere neden olabilir.

Hiperenflasyonun çözümleri:

Düşünülenin aksine kısa vadede %400'lük enflasyonu düşürmek %40'lık enflasyonu düşürmekten daha kolaydır. Çünkü böyle durumlarda daha önce siyasi maliyet yüzünden alınamamış tedbirler daha kolay alınabilmektedir. Üstelik %400'lük bir enflasyonu %200'e indirmenin siyasi kazancı, %40'lık enflasyonu %20'ye indirmekten daha fazla olabilir. İkincil olarak, çoğu zaman hiperenflasyona neden olan aşırı parasal genişlemeyi kontrol altına almak bile enflasyonu daha makul düzeylere indirmek için yeterli olabilmektedir. Uzun vadeli çözümler için bütçe disiplinini sağlayacak reformların yapılması ön koşuldur. Bunun için de kararlı bir finsal istikrar programı uygulanmalıdır. Bu program dahilinde kurumsal açıdan yapılanma, vergilendirilmeyen tabanı vergilendirmeye çalışma, vergi idaresinin iyileştirilmesi ve harcama önceliklerinin kesin olarak belirlendiği bir mali reform önşarttır.






[K][K][K]

Yoksullaştıran Ekonomik Büyüme (Atılım Üniversitesi)

Aşağıdaki yazım Atılım Üniversitesi tarafından çıkarılan bültende (Yıl 10, Sayı 36 - Ocak 2015) yayınlanmıştır.

Erişmek için bağlantıya tıklayın: [http://ebulten.library.atilim.edu.tr/sayi/2015-01?sayfa=5]



İktisadi Büyüme Ekonomik Refahı Azaltabilir mi? Hint asıllı iktisatçı Jagdish Bhagwati tarafından geliştirilen teoriye göre dış ticaret hadlerindeki bozulma sonucu, ekonomik büyüme ülke refahını eskisinden daha düşük bir düzeye indirebilir. J. Bhagwati bu görüşünü makalelerinde teorik olarak ortaya koymuş ve teorisine "Fakirleştiren (Yoksullaştıran) Büyüme" adını vermiştir.

Birçok ekonomist, dış ticaretin serbestleştirilmesi ile ekonomik gelişme arasında sıkı bir ilişki olduğunu kabul etmektedir. Buna rağmen bazı ekonomistler ise fakir ülkelerdeki ekonomik büyümenin gerçekte onların zararına sonuçlar ortaya çıkaracağını iddia etmektedirler. Ayrıca ihracata dayalı büyümeyi tercih eden gelişmekte olan ülkelerin, bu yolla ekonomik olarak büyüyerek dış ticaret hadlerinin, eskiden sahip oldukları konumdan daha da kötü bir duruma gelmesine sebep olabileceğini de dile getirmektedirler. Bu durum iktisatçılar arasında yoksullaştıran büyüme (immiserizing growth) durumu diye bilinmektedir (Krugman ve Obstfeld, 1997: 12).

Ekonomik büyümenin dış ticaret hadlerini bozması nedeniyle ülkenin ekonomik anlamda zarara uğrayabileceğini ilk kez dile getiren iktisatçı Edgeworth’tır. 1958 yılında Bhagwati yoksullaştıran büyümenin kuramsal temellerini geliştirmiş ve Edgeworth tarafından ortaya atılan, dış ticaretteki artışın dış ticaret hadleri üzerindeki olumsuz etkisini görünür olarak ortaya koymuştur. Bunu takiben Johnson yaptığı çalışmada, dış ticaret hadlerindeki yükselmenin iktisadi büyüme üzerinde olumsuz etki yaptığını ortaya koymuştur.

Öncelikle iktisadi büyüme kavramını açıklamak istersek, bir ekonomide zaman içinde mal ve hizmet üretimi miktarında artış olması olarak tanımlanabilir. Yoksullaştıran büyüme kavramı immiserizing growth olarak ekonomi literatürüne geçmiştir. Bu teori, üretimin artmasına bağlı olarak fiyatın düşmesiyle ihracattan göreceli olarak daha az fayda sağlanacağını iddia eder. Ekonomik büyüme, belli koşullar altında dış ticaret hadlerinin bozulmasına neden olabilir. Bu bozulma neticesinde uğranılan kayıp, ekonomik büyümenin getirinden büyük ise ülke ekonomisi bu durumdan zararlı çıkacaktır. Ancak bu durumun gerçekleşmesi için bu ülkenin ekonomisinin dünya ekonomisine etki edebilecek büyüklükte olması gerekmektedir. Örneğin bir dönem tarım ürünlerinin beklenenden fazla üretilmesi ve ortaya çıkan bolluk nedeniyle fiyatların düşmesi tarım kesimi üreticisinin gelir kaybı yaşamasına neden olabilir. Bu durumda fazla üretim düşük gelire neden olarak üreticiyi fakirleştirebilir. Rekoltenin yüksek olduğu dönemler çiftçilere kısa süreli bir sevinç yaşatmaktadır. Çiftçi ürününü pazara götürüp satış yapmak istediğinde yaşanan ürün bolluğu nedeniyle satmayı umduğu fiyatın altında pazarlığı bitirecek ve daha az gelirle evinin yolunu tutacaktır.

İlgili teoriye göre bir ülke şiddetli bir dış ticaret politika uygulayarak mevcut dış ticaret haddini ve tatmin düzeyini terk etmeyi tercih etmiş ve yeni oluşan dengede eski dengeye göre daha çok üretim yapabilmesine rağmen daha az düzeyde bir tatmin düzeyi yakalamıştır. Dolayısıyla dış ticaret haddindeki artış üretimi arttırmasına rağmen belli bir ölçüde refah kaybına neden olmuştur.

Fakirleştiren büyüme gerçek hayatta çok sık rastlanan bir durum değildir. Böyle bir durum gözlemlenmesi durumunda devletler otoritelerini kullanarak örneğin gümrük vergilerini arttırmak veya ihracatı caydırmak gibi politikalarla duruma müdahale edebilir ve dış ticaret artışından kaynaklanan refah kaybını engelleyebilirler. Bu tarz bir olgu daha çok iç piyasalarda talebin esnek olduğu ürün piyasalarında gözlemlenir.
İktisadi büyümeye bağlı olan diğer bir olumsuz husus ise, büyümeyle beraber artan kaynak ihtiyacıdır. Üreticiler daha çok mal üretip daha çok mal arz edebilmek için kullanacakları ara malların talebini artırmak zorundadırlar. Bu durumda ara malların fiyatlarında ve sonuç olarak maliyetlerde yükselme gerçekleşecektir.
Tarımsal ürünlerin pazarlanmasında rekoltenin yüksek olması çiftçiye kısa süreli bir sevinç yaşatmaktadır. Çiftçi ürününü pazara götürüp nakde çevirmek istediğinde yaşanan ürün bolluğu nedeniyle çiftçi satmayı umduğu fiyatın altında pazarlığı bitirecek ve daha az gelirle evinin yolunu tutacaktır. Nitekim gelir kaybı ortaya çıkacaktır.
Büyümeye bağlı ikinci olumsuz husus ise, büyümeyle beraber artan kaynak ihtiyacıdır. Ekonomi derslerinden bilindiği üzere Arz Yasası (Law of Supply), malın fiyatı ile o malın arzı arasındaki pozitif ilişkiyi anlatır. Bir malın fiyatı yükseldikçe üretici firmalar o malı piyasaya daha çok sürecek, malın fiyatı düştükçe de gelirleri azaldığı için o malı arz etmekten kaçınacaklardır.

Üretici daha çok mal üretip daha çok mal piyasaya sunmak için bir takım üretim faktörlerinin talebini artıracaktır. Sözü edilen üretim faktörlerinin bir kısmı ithal edilmek suretiyle temin edilmek zorundadır. Buna bağlı olarak ülkenin artan üretim faktörü talebi, o üretim faktörünün fiyatını artıracaktır. Sonuçta ülkenin ithalata ayırdığı bütçe ihracattan elde ettiği geliri aşmaya başlayacaktır.

Türkiye tarafından bir örnek vermek istersek, Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararları ile devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, KİT'lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış, gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış ve dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kâr transferlerine kolaylık sağlanmıştır. Bununla birlikte ithalat kademeli olarak liberalize edilirken, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir.

Alınan bu kararlar doğrultusunda ihracata dönük büyüme hedeflenmiştir. Uygulanan ekonomik politikalar artan ihracat miktarına bağlı olarak gereksinim duyulan ara mal ve girdi miktarında artış söz konusu olmuş ve büyüme amacıyla çıkılan yolda gelirlerin giderek azaldığı ve borçlanmanın arttığı gözlemlenmiştir. Neticede ihracatı artıracak çeşitli önlemler alınmasına rağmen ihracattaki artış ithalattaki artışı karşılayacak düzeye erişememiştir. Bu durum mevcut dış ticaret açıklarının da büyümesine neden olmuştur.

Yoksullaştıran büyümenin gerçek hayatta pek de sık rastlanmayan bir durum olduğu bazı iktisatçılar tarafından dile getirilmesine rağmen teori bazı ülke ekonomileri ve bazı dönemler için geçerli kabul edilebilir. Ancak çözümü hükümetlerin alacağı önlemlerle sağlanabilir, örneğin ihracat üzerine koyulabilecek bir verginin dünya piyasalarına ihraç arzını daraltmaya yardımcı olacağı aşikârdır. Sonuç olarak ülke büyüme sevincini buruk yaşayacaktır ki bu durum yoksullaştıran büyüme olarak literatüre girecektir.


Kaynaklar:
BAŞKONUŞ. T. 1995. Türkiye-Almanya Dış Ticaret İlişkilerinin Fakirleştiren Büyüme açısından Ekonometrik Analizi. TC. Marmara Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yüksek Lisans Tezi.
ERK. N. ATEŞ. S. Ve T. DİREKÇİ. 1999. Gümrük Birliği SonrasıTürkiye Dış Ticaretine Yoksullaştıran Büyüme Hipotezi Çerçevesinde Bakış: Zaman Serisi Analizi. Uluslararası ODTÜ Ekonomi Kongresi
ÇEKEROL.K. ve H. GÜRBÜZ, 2003. Reel Döviz Kuru Değişimleri ile Sektörel Dış Ticaret Fiyatları Arasındaki Uzun Dönem İlişki. ODTÜ Ekonomi Kongresi, Ankara
DÜLGER. F. Ve M.F.CİN.. 2002.Türkiye’de Döviz Kuru Dinamiklerinin Belirlenmesinde Parasalcı Yaklaşım ve Eş Bütünleşme Yöntemiyle Sınama. ODTU Gelişme Dergisi
ZENGİN. A. 2001. Reel Döviz Kuru Hareketleri ve Dış Ticaret Fiyatları. C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
https://tr.wikipedia.org
https://eksisozluk.com
https://www.ekodialog.com