Eminim Britanyalı iktisatçı William Philips 1958 yılında enflasyon ile işsizlik arasındaki ilişkiyi modelleyen bir yapı bulduğunda teori üstünde bu kadar tartışma çıkacağını hiç düşünmemişti. Philips Curve ismiyle anılan bu ilişki temel olarak yüksek enflasyon dönemlerinde işsizliğin düşük olduğunu, düşük enflasyon dönemlerinde işsizliğin yüksek olduğunu savunmaktaydı. Bu eğri üzerine asıl tartışma 1974 yılında başladı. Sebebi hiç kuşkusuz 1973 yılında başlayan OPEC petrol kriziydi. Dünya 1929 dan sonra ikinci bir enflasyon ve işsizlik daha uygun bir terminiloji ile stagflasyon dönemine girmişti.
Eğer bu yazımızda Philips Eğrisinin doğruluğunu ve yanlışlığını ispat etmeye kalkacak olursak bize bloglar yetmez.
Ücretlerin tam rekabet koşullarından bağımsız saptandığı varsayılır. Philips Eğrisi'ne göre işsizlik oranının düşük olduğu ekonomilerde enflasyon artar. İstihdam artışı ya da yüksek ücretler piyasada likidite bolluğuna neden olacağı için kısa dönemde enflasyonist etkiler oluşur. İktisatçılar kısa dönem için işsizlik ve enflasyon arasında bir seçim yapmak zorundadır. Orta ve uzun dönemde konjonktür seyrine ve uygulanacak para ve maliye politikalarına göre enflasyon olağan sayılabilecek düzeylere çekilebileceği gibi kontrolden de çıkabilir. Philips Eğrisi uzun dönemde güvenilir analiz yapma imkânı sağlamaz. Uzun dönemde işsizlik ancak enflasyon hızlandırılarak düşürülebilir.
Ancak yaygın görüş birebir olmasa da enflasyon ve işsizlik arasında negatif yönlü bir ilişki olduğunu kabul eder. Bu çerçeveden bakarak değerlendirmelerde bulunacağız.
Bir kısım iktisatçılar bir ülkede işsizlikle enflasyon arasında bir değiş-tokuş ilişkisi bulunduğuna inanmaktadırlar. Bunlara göre, bir ekonomide işsizliği azaltmak amacına yönelik olarak alınan toplam talebi artırıcı önlemler enflasyon oranını yükseltmekte, aksine enflasyon oranını düşürmek için alınan önlemler de işsizliği artırmaktadır. Bu durum, ekonomiyi yönetenleri bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Bir ekonomide işsizliği azaltmak amacına yönelik olarak alınan toplam talebi artırıcı önlemler enflasyon oranını yükseltmekte, aksine enflasyon oranını düşürmek için alınan önlemler de işsizliği artırmaktadır. Bu durum, ekonomiyi yönetenleri bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu görüşün ortaya çıkışı Yeni Zelandalı zenci bir iktisatçı olan A. W. Phillips'in yaptığı bir araştırmaya dayanır. Phillips bu araştırmasında, 1862-1957 yılları arasında İngiltere'deki nominal işçi ücretleri ile issizlik oranlarını ele alarak karşılaştırmış ve bu ikisi arasında bir değiş-tokuş ilişkisinin mevcut olduğunu ortaya koymuştur. Bu söyleneni açıklamak için Phillips'in kullandığı eğri de iktisat literatüründe Phillips Eğrisi olarak tanınmış ve isim yapmıştır. Phillips eğrisi bir ekonomide işsizliği azaltmak için alınacak önlemlerin (toplam talebi artırıcı önlemler) nominal ücretleri yükselttiğini, aksine işçi ücretlerinin düşmesi durumunda (toplam talebi azaltıcı önlemler nedeniyle) da işsizliğin arttığını ortaya koymaktadır.
Bir ekonomide ücretlerin yükselmesinin mal ve hizmetlere olan talebi artırarak fiyat artışlarına yani enflasyona yol açacağı ilişkisinden yola çıkarak Paul S. Samuelsen ve Robert M. Solow gibi iktisatçılar bu kez, enflasyon oranları ile işsizlik oranları arasındaki ilişkiyi araştırmaya başlamışlar ve sonuç olarak bir ekonomide işsizlik oranları ile enflasyon oranları arasında da bir değiş-tokuş ilişkisinin var olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Bu durumda bir ekonomide işsizliği azaltmak, ya da istihdamı artırmak için alınan toplam talebi artırıcı önlemler enflasyonu yükseltmekte, yükselen bu enflasyondan kurtulmak için alınan toplam talebi azaltıcı önlemler de bu kez işsizlik oranını artırmaktadır. Phillips Eğrisi enflasyon oranları ile işsizlik oranları arasındaki fonksiyonel ilişkiyi sol yukardan sağ aşağıya seyreden, ve eğimi negatif olan bir eğri göstermektedir. Bu eğri, kısa dönemde enflasyon oranları ile işsizlik oranları arasında varolan ters yönlü ilişkiyi gösterdiğinden, kısa dönem Phillips eğrisidir. Phillips eğrisinin, ekonominin serbestçe işleyişini zorlaştıran engellerin azalması ile sol aşağıya kayması mümkündür. Bu durumda bir önceki eğriye göre, daha düşük enflasyon oranlarının daha düşük işsizlik oranları ile birlikte gerçekleşmesi mümkün olacaktır. Ama her ikisinin de sıfır olması olanağı pek yoktur. Eğer ekonominin serbestçe işlemesini engelleyen kurumsal ve yapısal olumsuzluklar artarsa bu kez de Phillips eğrisi sağ yukarı kayacak ve bu durumda enflasyon oranını belli bir oranda düşürebilmek için daha yüksek oranda bir işsizliği kabullenmek gerekecektir.
Her ulusal ekonomi bir miktar işsizliği azaltmak için bir miktar enflasyona, bir miktar enflasyonu azaltmak için bir miktar işsizliğe katlanmak zorundadır. İktisatçılar kısa dönem için işsizlik ve enflasyon arasında bir seçim yapmak zorundadır. Orta ve uzun dönemde konjonktür seyrine ve uygulanacak para ve maliye politikalarına göre enflasyon olağan sayılabilecek düzeylere çekilebileceği gibi kontrolden de çıkabilir. Philips Eğrisi uzun dönemde güvenilir analiz yapma imkânı sağlamaz. Uzun dönemde işizlik ancak enflasyon hızlandırılarak düşürülebilir. Phillips eğrisi ile yapılan bu açılamalar, enflasyonun ortaya çıkmasında ve hızlanmasında önemli bir rol oynayan beklentilerin ve gecikmelerin dikkate alınmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bunlar dikkate alındığında Phillips eğrisinin her zaman aynı konumda olmayacağı iade edilmiştir. Örneğin, eğer sendikalar belli bir dönemde fiyatlarda gerçekleşen artışın, bekledikleri artıştan daha fazla olduğunu görürlerse, gelecek dönem enflasyon oranını daha yüksek düzeyde tahmin ederek, gerçekleşen enflasyon oranının üzerinde bir ücret artışı talep edeceklerdir. Aynı şeyi firmalar da düşünerek ürün fiyatlarını yükselteceklerdir. Eğer bunda başarı sağlanırsa aynı işsizlik oranında daha yüksek bir enflasyon gerçekleşmiş olacaktır. Yok eğer fiyat artışlarını gerçekleştirmek mümkün olmazsa bu kez de aynı enflasyon oranında daha yüksek bir işsizlik oranı kabul edilmiş olacaktır. Bu olaylar bu şekilde tekrarlanacak ve Phillips eğrisi negatif eğimli bir eğriden x eksenine dik bir doğru haline gelecektir.
Parasalcı iktisatçılardan M. Friedman'a göre enflasyon oranları işsizlik oranına değil, para miktarındaki artışlara ve enflasyon konusundaki beklentilere bağlıdır. M. Friedman Phillips eğrisinin kısa dönem için geçerli olabileceğini, ama uzun dönemde Phillips eğrisi ile ortaya konduğu gibi enflasyonla işsizlik arasında bir değiş-tokuş ilişkisinin mevcut olmadığını ve enflasyonun tamamen parasal bir olay olduğunu söylemiş ve uzun dönemde bu eğrinin x eksenine dik bir doğru şeklinde olacağını savunmuştur. Uzun dönem Phillips eğrisi diyebileceğimiz bu eğrinin x eksenini neresinden keseceğini, diğer bir ifadeyle enflasyon oranı sıfırken işsizlik oranının % kaç olacağını ise Edmund Phelps aydınlatmıştır. Phelps'e göre, bir ekonomide hem iş değiştirmelerden hem de yapısal nedenlerden doğan bir işsizlik oranı vardır ki, enflasyon oranı sıfır dahi olsa bu işsizliği gidermek mümkün değildir. İşte bu işsizliğe doğal işsizlik adı verilmektedir. Dik (ya da uzun dönem) Phillips eğrisinin x eksenini kestiği yerdeki işsizlik, doğal işsizlik oranını göstermektedir. Buna tam istihdam işsizlik oranı diyenler de vardır. Parasal politikalarla bu işsizliği gidermek olanağı yoktur.
*Kısa Dönem Phillips Eğrisi; beklenen enflasyon ve doğal işsizlik oranı sabitken, enflasyon oranı ve işsizlik oranı arasındaki ters yönlü ilişkiyi göstermektedir.
*Uzun Dönem Phillips Eğrisi; beklenen enflasyon ve gerçekleşen enflasyon oranları birbirine eşit olduğu zaman enflasyon oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişkiyi gösteren bir eğridir. Uzun dönem phillips eğrisi doğal işsizlik oranı düzeyinde çizilecek dik bir doğru ile gösterilebilir.
Phillips Eğrisinin Türkiye Ekonomisinde Analizi (1970'den Bugüne)
Türkiye ekonomisinin tipik dışa kapalı ekonomilerin bütün özelliklerini gösterdiği 1980’li yıllara kadar olan dönemde, büyüme ve sanayileşme politikalarının temelini ithal ikameci sanayileşme stratejisi oluşturmuştur. 1970 yılında yapılan devalüasyon ve çok önemli bir sanayi girdisi olan petrolün 1970’li yıllar boyunca fiyatının sürekli artması, ithal ikameci sanayileşmenin gereği olarak yapılan ara ve yatırım malları ithalatının pahalılaşmasına neden olmuş ve enflasyondaki artışın temelini oluşturmuştur. Sonuç olarak; sanayileşmenin ve büyümenin kuşkusuz ekonomik ve sosyal bir çok faktörden etkilendiği 1970’li yıllarda enflasyon büyümeyi yavaşlatıcı bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Ara mallarda yaşanan enflasyon, ithal ikameci sanayileşmeyi yavaşlatmıştır, bu nedenle de yapılacak yeni yatırımları, dolayısı ile de düşmesi beklenen işsizlik oranlarının değişmemesini sağlamıştır. Bu nedenle Phillips Eğrisi analizinin öngördüğü ters etki bu dönemde oluşan müdahaleler nedeniyle işlev dışı kalmıştır. Enflasyon artarken, işsizsizlik oranları düşmemiş, aynı zamanda gereken büyüme sağlanamamıştır 24 Ocak kararlarının genelde etkilediği 1981 ve 1988 yılları arasında kalan dönem enflasyon ve büyüme çerçevesinde incelendiğinde, ilk üç yılda enflasyonun önemli ölçüde aşağı çekildiği görülmektedir. Artan kamu açıkları nedeni ile hızlı parasal genişleme ve ücret dışındaki maliyet öğelerinde meydana gelen artışlar enflasyondaki yükselmenin kaynağını oluşturmuştur. 2001 Krizi sonrası uygulanan IMF destekli ekonomik programlar ve hükümetin cari açığı, enflasyon yerine büyük özelleştirme gelirleri ve dış borç ile finanse etme kararlığı son beş yılda enflasyonun hızlı bir şekilde tek haneli rakamlara düşmesini sağladı. Bu dönemde indirilen enflasyonun sonucu olarak işsizlik oranlarında yükselme oldu.
Sonuç:
Phillips eğrisinin işlevi ve Phillips eğrisinin Türkiye ekonomisindeki işsizlik oranı ve enflasyon oranındaki orantıya uygunluğun mantığında enflasyon ve işsizlik ters orantıda, enflasyonun artışı ile düşüşe geçen işsizlik oranının aynı zamanda ülkeye iş gücü olarak yansıması ve toplam üretimdeki artış olarak yansıdığına ulaştık. Türkiye’de dönemlere bakıldığında 1951 sonrası 1988 e kadar olan dönemde ki enflasyona veya üretime olan devlet müdahaleleriyle analizdeki ters orantı işlevi Türkiye ekonomisinde doğru sonuçlar verdiğini söyleyemeyiz. 1988 sonrası döneme bakıldığında 1994 yılında dış borç açığı nedeniyle oluşan krizin etkilerini analize dahil etmediğimizde Phillips eğrisinin ters orantı ilişkisinin geçerli olabileceğini söyleyebiliriz. Özellikle 2001 krizi sonrası enflasyona olan devlet müdahalesinin enflasyonu %10’un altına kadar çektiği fakat bunun etkilerinin işsizlik oranları üzerinde yükselişe sebep olduğu açıktır. Phillips eğrisi kısa dönemde uygulanabilir sonuçlar vermesine rağmen uzun dönemde işsizlik oranının doğal işsizlik oranına ulaşacağı görüşünden dolayı yanlış sonuçlar vermektedir diyebiliriz.
[K][K]
economics etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
economics etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1929 Dunya Ekonomik Krizine Genel Bir Bakis
1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, 1929'da başlayan (etkilerini ancak 1930 yılının sonlarında tam anlamıyla hissettiren) ve 1930'lu yıllar boyunca devam eden ekonomik buhrana verilen isimdir. Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa'yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.
1929 yılında yaşanan dünya ekonomik krizi, iktisatçılar arasında dünya tarihinin önemli krizi olarak bilinir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri, dünya ekonomisinde kısmen etkinlik kazanmış, savaş süresince önemli oranda altın biriktirmişti. ABD’de biriken sermaye başta Florida da olmak üzere gayrimenkule ve toprak alımına yönelmişti. Ancak toprak üzerinde spekülasyonların sona ermesi ile toprak fiyatlarında düşüş yaşanmış, topraktan çıkan sermaye New York Borsasına yönelmişti. Hisse senedi fiyatlarının aşırı yükselmesi ile gerçeklerden kopması, Federal Rezerv Bankasının, spekülatif artışı durdurmak için 1929 yılının yaz aylarında faiz oranlarını % 7 den % 15’e yükseltmesine neden oldu. Borsa hisse senetleri dorukta iken, hisse sahipleri satışa yönelerek, New York Borsasının çöküşüne neden oldular. Borsanın çöküşünü bankaların çöküşü izledi
Büyük Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60'lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir. Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur. Büyük Bunalım farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona ermiştir. 1929 Bunalımı temelde Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hakettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir. Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir. I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı Amerika, İngiltere ve Almanya oldu. Savaşa kadar dünyada hegemonik güç sayılan İngiltere, kanayan bir ülke durumuna geldi. Savaş sonrası Amerika’dan alınan borçla yeniden kurulan altın standardıyla değer kazanan pound, İngiliz ihracatının azalmasına sebep oldu. Daha az ihracat daha fazla altının dışa akımına bu da yeniden borçlanmaya neden oldu.O yıllarda Almanya ise Amerika’nın savaş sonrasında geri istediği tazminat sorunuyla karşı karşıyaydı. Ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, tazminat sorununa çözüm olarak para basmayı denedi. Bu para Amerika tarafından kabul edilmediği gibi Almanya’da hiperenflasyona neden oldu. Daha sonra tazminat sorunu 1924 yılında Amerika’nın önerdiği Dawes Planı ile çözülmeye çalışıldı. Bu planda Amerika Almanya’ya yeniden yapılanması için kredi verecek; yapılanmasını tamamlayan Almanya daha sonra tazminatını ödeyecekti.
Büyük Bunalım Öncesi Amerikan Ekonomisi
Amerika ise 1924-29 yılları arasında bir stabilizasyon devresi geçirdi. Edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü konumuna geldi. Bu esnada ülkede otomobil, yapı, elektrikle çalışan makinalar gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla olması borsanın spekülatif olmasına sebep oluyordu. Öyle ki 1928 yılında, Amerika verdiği kredileri New York Borsası için geri çekmek durumunda kaldı. 1920’lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve istihdam oranı yüksekti. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Birçok insan hala aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarfederek zengin olma isteği hakimdi. İnsanların bu ruh hallerinin ve spekülasyonun ne derece hakim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida’da meydana gelen gayri menkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.
Florida Gayrimenkul Spekülasyonu
Olay şöyle gelişmişti: Floridalılar bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi olmasına, taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida’daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette Florida’nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hakimdi. Bu durumda o gün aldıkları toprakların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül’ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne, binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.
Krizin Sebepleri
Büyük kriz öncesindeki atmosfere bir göz attıktan sonra krizin sebepleri ve gelişimi üzerinde durmak gerekir. Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın da sebepleri üzerinde çok sayıda araştırmalar ve değişik yorumlar yapıldı ancak bunların genelinde yer alan ortak birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz: Birincisi; Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870'li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu. İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcı senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Yine ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi. Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi, 1920'lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 1929 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı değildi. Örneğin devlet bütçesini dengelemek için devlet harcamalarını kısması ve vergileri arttırmasının işsizliğe sebep olduğunu ve bunun da insanların satın alma gücünün azalmasına ve fiyatların düşmesine neden olduğu savunuldu. Hükümetin tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi de altın standardına bağlı kalmakta ısrar edişiydi. Hükümet altına bağlı olmayan para basmayı reddederek sıkı bir para politikası izledi ve piyasada para bulunmayınca ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü. Bu da daha fazla işsizlik, daha az gelir demekti. Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere’den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve varolan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu sebeple de bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da Amerika’nın kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti küçülttü. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.
Krizin Patlak Verişi:
New York Borsası 1928 yılının başından 29 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın ilerlemesi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kâğıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Salı” olarak anılan 24 Ekim 1929 Salı günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin karının bile sıfırlandığı görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328’den 230’a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur. Bu insanlar açlığa sürüklendi ve sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna giderek bir nevi değiş-tokuş ekonomisine geri döndüler. İnsanlar maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri II. Dünya Savaşı’na kadar yaklaşık 10 yıllık bir periyodda devam etti. Krizin sanayileşmiş ülkeler üzerindeki etkileri hemen hemen aynıydı. Toptan fiyat endekslerindeki düşüş (%40-60 arası), hammadde fiyatlarının dibe vurması (%50 civarı), menkul kıymet fiyatlarının ve borsanın gerilemesi (%30-40 civarında), dünya sanayi üretiminin düşmesi (%35-45 arası), işsiz sayısındaki artış (50 milyon kişi işsiz kaldı), ticaretin dibe vuruşu (%55-80) ve iflasların çoğalması oldu.
Roosevelt ve "New Deal"
Amerikan halkı bu büyük çöküşün faturasını Hoover yönetimine çıkardı. Bir sonraki seçimde Hoover’ın başkan seçilmeyeceği aşikardı. Onun yerine adını verdiği programla ekonomik sistemde köklü değişiklikler vaadeden Roosevelt seçildi. Roosevelt “ New Deal” ı 1930-37 yılları arasında uygulama fırsatı buldu. Başa geldiği 1933 yılı bunalımın etkilerinin en fazla hissedildiği yıllardan biriydi. Ekonomide karlılık çökmüştü. Büyük bir talep eksikliği yaşanıyordu çünkü insanların satın alma gücü çok düşmüştü. Roosevelt böyle bir dönemde hem sosyal hem ekonomik anlamda bir reform niteliği taşıyan programıyla ve büyük yetkilerle başa geçiyordu. Amerikan ekonomisi tarihinde ilk kez devlet müdahalesine maruz kalıyordu. Roosevelt işe bankacılık sektörüyle başladı. O sıralarda sektörde likidite düşük olduğundan altın ve döviz kuru bizzat başkanlık tarafından kontrol ediliyordu. İlk kez Merkez Bankası kuruldu. Mevduatlar devlet güvencesine alındı. Bankacılık sisteminin düzeltilebilmesi için 500 kadar yeni düzenleme yapıldı. Reel sektörde de karlılığın arttırılmasına karar verildi. Devlet kendi kontrolü altında olmak kaydıyla sanayicilerin yüksek fiyat uygulamalarına izin verdi ve yine bu amaca uygun olarak üretim sınırlandı. Talep sorunun çözmek için de, devlet yüksek sayılabilecek bir düzeyde minimum reel ücretleri belirledi. Çalışma saatleri azaltılarak işsizlik sorunu çözülmeye çalışıldı. Tarımda da bir takım yeni programlamalar yapıldı. Ancak bu programlar bazı yönlerden birbirleriyle çelişir durumdaydı. Devlet bir taraftan fiyatları yüksek tutmak için üretim kotası koyarken diğer taraftan da ne üretirlerse üretsinler belli yükseklikte bir fiyata bunları almayı vaad ediyordu. Bu da çiftçilerin daha fazla üretim yapmak istemelerine neden oluyordu. Roosevelt’in devlet harcamaları politikası ise bir denge politikasıydı. Devlet müdahalesine karşı olan sanayicileri küstürmemek için özel sektörün ilgilenmediği büyük yatırımlar gerektiren alanlarda harcama yapılıyordu. Bu sektörlerde açılan iş alanlarıyla da işsizliğin azaltılmasına ve talebin arttırılarak düşük talep sorununun çözülmesine çalışılıyordu. Genel anlamda “New Deal” programına bakıldığında çok da başarılı bir program olmadığı görüşü hakimdir.Devlet harcamalarının ekonomiyi canlandırmaya yetmediği,devletin ekonomideki payının da artmadığı ve yeni yatırımların yetersiz kaldığı bilinir.
Bunalım Sonrasında Almanya
Depresyonu yenerek tam istihdama ulaşan ilk sanayi ülkesi, Almanya'dır. Almanya, enflasyonsuz orijinal finansman yöntemleriyle iç piyasayı canlandırmayı başarmıştır. Ancak dünya pazarları Almanya' nın ihracatına açık değildi. Alman fabrikalarına sürüm alanları temin etmek ve hammadde bulmak gerekiyordu. Güney Amerika, Orta Avrupa, Balkanlar ve Türkiye serbest dövizle mal almakta ve satmakta güçlük çekiyorlardı. Almanya,direkt serbest döviz transferi olmaksızın malın malla mübadelesini gerçekleştirmek imkânını sağlayan bir counter-trading modelini benimsedi serbest döviz piyasalarında ihracat mallarına uygun fiyatla alıcı bulamayan memleketlerin müşterisi durumuna geçti. Tarım ekonomilerinin ihracat mallarını yüksek bedelle satın aldı ve onlara kendi sanayi ürünlerini sattı. Planlama ve benzeri yöntemlere başvuran ABD ile Fransa gibi demokrasiler ılımlı çözümlere yönelirken, Almanya'da işsizler nazi totalitarizminin çılgınlıklarına kapıldılar. Böylece bunalım, II. Dünya Savaşı'nın başlıca nedeni olacaktı.
Türkiye'ye Etkileri
Türkiye 1929 bunalımı karşısında, kalkınmasını sağlayabilmek için ihracat ve ithalatını artırmak zorundaydı, Türkiye Cumhuriyeti bunu sağlayabilmek için çeşitli politikalar izledi. Türkiye 1933'de dış ödemelerde uygulamasına başlanan kliring ve takas sistemini uyguladı. Bilindiği gibi, kliring sistemi malını alanın, malını alma ilkesine dayanır. Bu sistemde ithalat ihracata bağlandığından, ihracat teşvik edilmiş olur. Nitekim, Türk Hükümeti mümkün olduğu kadar bütün ülkelerle kliring ve takas anlaşması yapmaya çaba harcadı ve Türkiye ile ticaret ve ödeme anlaşması yapan ülkelerden, ithalata öncelik tanıdı. Ayrıca ihraç mallarının standardizasyonuna önem verilerek, ihracat bu yönden de teşvik edildi 10/06/1930 tarih ve 1705 sayılı Kanun ile Hükümete tedbir alma yetkisi verilerek, ihraç edilen fındık ve yumurtadan başlayarak, ihraç mallarında kalite kontrolüne gidildi. Önceleri çeşitli merciler tarafından yürütülen bu iş 1934'te kurulan Türkofis'e devredildi. Ofise, kontrol ve teftiş görevi yanında piyasa araştırmaları yapma uluslar arası ticaret ve ödeme anlaşmalarını hazırlama görevi de verildi.
Halen dünyada yaşanmış olan en büyük kriz 1929 Krizi’dir. Bu krizin dünyayı en az I. ve II. Dünya Savaşları kadar etkilediği de açıktır. Büyük bunalımın yol açtığı 1930’lar dünya tablosuna bakıldığında ekonomik krizlerin bazen insanlık tarihini etkileyecek boyutlara varabileceği rahatlıkla görülebilir. Bu yüzden ekonomik krizlere yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal hatta politik bir olgu olarak da bakılmalıdır. M.Friedman ve A.Schwartz; 1929 büyük bunalımının 1867’li yıllardan beri uygulanan para politiklarındaki yetersizliklerden dolayı ortaya çıktığını ve bu bunalımın para arzındaki mutlak düşüşle yakından ilişkili olduğunu savunmuşlardır.
Kaynaklar:
Oxford University Press: Geisst, Charles R. (2004). Wall Street: A History – From its Beginnings to the Fall of Enron.
World Economic Survey: Willard W. Cochrane. Farm Prices, Myth and Reality 1958. p. 15; League of Nations, 1932-33
Ekonomik Göstergelerin Analizi, Borsa Cephesi ve Carry Trade
Ekonomik göstergeleri ve yurtdışındaki havayı, açıklanan veriler anlayıp yorumlamak ya da analiz etmek çok uzun ve karmaşık bir işlem olduğundan analizleri nasıl yaptığımı soran arkadaşlara yardımcı olacağını düşündüğüm bazı temel unsurları ve pratik yöntemleri aşağıda anlatmaya çalıştım.
Analiz için 1.veri ve kullanılışı:
Dolar: Analizlerimizde kullanacağımız 1. veri DOLAR olacaktır.Eğer izleme şansınız varsa ‘’Dolar Endeksini’’; yoksa Euro/Dolar paritesinin gözlemlenmesi piyasanın yönünü kavramak açısından önemli bir indikatörlerden biri olacaktır. Dolar değer kazandıkça, dolarla fiyatlanan herşeyin fiyatı düşecek; dolar değer kaybettikçe, dolar ile değerlenen herşeyin fiyatı artacaktır. Çünkü carry-trade dolar borçlanarak yapılmaya devam ettikçe; dolardaki hareketlilik, başta borsalar olmak üzere, dolar ile fiyatlanan herşeyin fiyatını belirlemeye devam edecektir.
Ekonomilere ilişkin datalar; altın standardı parasal sistemden kaldırıldığından beri,doğal olarak o ülkelerin paralarına olan tercihleri belirleyen en önemli sebep. Parasal tercihler de, FED’in niceliksel gevşeme politikaları çerçevesinde büyüttüğü bilançosu nedeniyle dolar borçlanarak diğer varlıklara yatırılan paraların (carry-trade) maliyetini belirliyor. Doların fiyatı diğer paralara göre arttıkça maliyet arttığından, dolar borçlanarak yatırım yapılan varlıklar satılıp hemen dolara dönülüyor. Dolar değer kaybettikçe dolar maliyeti ucuzladığından, dolar borçlanılarak başta borsalar olmak üzere dolarla değerlenen tüm varlıklara yatırım yapılıyor.
‘’Dolar değer kaybettikçe dolar ile değerlenen herşeyin fiyatı artar’’ DOW yükselir altın ve petrol fiyatları artar.
Carry Trade dedik onu da bir örnekle açıklayalım bari :
Taşıma suyla değirmen döndürmek desek yalan olmaz. Düşük faizle kısa vadeli borç alıp, bu parayla uzun vadeli ve yüksek faizli bono alma, vadeye yatırma denebilir. Ekonomi için taşıma su, yüksek faizlerin cazibesiyle, yabancı yatırımcıların bir yerden ucuza borç alıp bir başka ülkeye yatırması, faizi alınca da parasını çekip gitmesidir.
Örneğin Japonya'da faizler yüzde 1'in altında olsun. Hadi yüzde 1 diyelim. Japon'un biri geçen yıl 1 Haziran'da yüzde 1 faizle bir Japon bankasından 1.000.000.000 Yen borç almış olsun. Onu Türkiye'ye getirip o günkü 100 Japon Yeni=1.3788 TL kurundan diyelim bizim paramıza çevirsin. Böylece eline 13.788.000 TL geçti. O parayı da aynı gün ülkemizdeki bir bankana yüzde 20 faizle yatırsın. Aradan bir yıl geçtiğinde 1 Haziran'da bu adam bu parayı anapara+faiz olmak üzere 16.545.600 TL olarak bankadan çeksin. Aynı günkü 100 Japon Yeni=1.0697 YTL kurundan kendi ülkesinin parasına çevirdiğinde eline 1.546.751.426 Yen geçer. Gidip bu paranın 1.000.000.000 Yen'ini ana para, 10.000.000 Yen'ini ise faiz olarak kredi aldığı Japon bankasına geri ödese elinde geriye 536.751.426 Yen kalmış olur. Yani bir yılda hiç taş atıp kolu yorulmadan konteynır yükü ile para kazanmış olur. Bu duruma birçok banka ise etki edemez ve/veya karşı koyamaz çünkü; derhal mevduat faizlerinin Japonya'daki faizlerle uygun bir seviye olan yüzde 1-2'ye çekse bile; -ki bunun sonucu daha ağır olacaktır; Mevduat faizleri bu kadar düşünce kimse bu bankaya para yatırmak istemez. Hatta mevduat sahipleri de paralarını çekmek için şubelere saldırır. Sonra kapıya kilit vurmak zorunda kalınır.
Konumuza devam.. Analiz için 2.veri ve kullanılışı:
Petrol fiyatları: Petrol fiyatları yukarı gidiyorsa, petrol talebi ve dolayısı ile ekonominin çarklarının dönüşü artıyor demektir ve olumlu yansıma yapar. Unutmayın ki, borsaların zirveleri yüksek petrol fiyatlarının desteği ile olmuştu. Bu nedenle petrolün yükselmesi olumlu yansımalar yapacaktır.
Analiz için 3.veri ve kullanılışı:
Altın Fiyatları: Altın fiyatları artıyorsa. Piyasalara bir güvensizlik olduğu ve yatırımcıların diğer yatırım araçlarından uzaklaşarak daha güvenli olan altında pozisyon almak suretiyle yatırımlarını koruma yolunu seçtikleri düşünülür. Kısaca Altın fiyatlarının artması borsalar üzerinde negatif etki yapar.
Analiz için 4.veri ve kullanılışı:
Faizler : Gösterge olarak kullandığımız tahvil bileşik faizlerindeki artış tıpkı Altın’da olduğu gibi paranın daha güvenli bir yer aradığının göstergesi olduğundan borsalar üzerindeki etkisi negatiftir. Merkez bankalarının açıkladığı faiz oranı ise O devletin ne kadar paraya ihtiyacı olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Mesela Merkez bankası faiz oranlarını artırırsa ne olur? Bankalar daha yüksek maliyetle borçlanırlar. Maliyeti yükselen bankalar bunu verdikleri kredilere yansıtırlar dolayısıyla son kalemde bu firmalara yansır. Daha yüksek maliyetli para kullanan firmaların da karlılığı düşer. Yüksek tahvil oranları yatırımcının da döviz bozdurarak tahvile yönelmesi sonucunu da doğuracağından döviz fiyatları da düşer.
Verilerle Analiz
Verilerin tek tek borsayı ve dolayısıyla endeksi nasıl etkilediklerini gördük. Şimdide bu verileri dikkate alırken aralarındaki ilişkiyi de bilmemiz lazım.
1. Doların değeri düşüyorsa; dolarla fiyatlanan herşeyin fiyatı yükselir.
2. Piyasaya para girmesine yol açacak bir durum oluşursa; faizler düşer, döviz ve altın yükselir.
3. Piyasadan para çıkışı olursa; faiz yükselir, döviz ve altın fiyatları düşer.
4. Faiz oranlarıyla kurlar ters yönlü hareket eder.
5. Bir ülkenin büyüme oranı pozitifse; faizler yükselir, bono/tahvil ve döviz kuru düşer.
6. Büyüme oranı negatifse; faizler düşer, bono/tahvil ve döviz kuru yükselir.
7. İstihdam oranı yükselirse; faizler yükselir, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru düşer
8. İstihdam oranı düşerse; faizler düşer, bono/tahvil ve döviz kuru yükselir.
9. Enflasyon yükselirse; faizler yükselir, bono/tahvil ve döviz kuru düşer.
10. Enflasyon düşerse; faizler düşer, bono/tahvil ve döviz kuru yükselir.
11. Sanayi üretim ve kapasite kullanım oranları yükselirse; faizler düşer, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru yükselir.
12. Sanayi üretim ve kapasite kullanım oranları düşerse; faizler yükselir, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru düşer
13. Otomotiv ve Konut harcamaları yükselirse; faizler yükselir, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru düşer.
14. Otomotiv ve Konut harcamaları düşerse; faizler düşer, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru yükselir.
15. Merkez Bankası piyasaya para verirse; TL faizi düşer, bono/tahvil fiyatları,döviz, altın,yükselir.
16. Merkez Bankası piyasadan para çekerse ; TL faizi yükselir,bono/tahvil fiyatları,döviz, altın,düşer.
17. Merkez bankası bankalar arası piyasadan döviz alışı yaparsa; TL faizi düşer, bono/tahvil fiyatları,döviz ve altın yükselir.
18. Merkez bankası bankalar arası piyasaya döviz satışı yaparsa; TL faizi yükselir bono/tahvil fiyatları,döviz ve altın düşer.
19. Ekonomik istikrarsızlık durumunda TL faizleri, döviz ve altın fiyatları yükselir, bono/tahvil fiyatları düşer.
20. Politik istikrarsızlık durumunda TL faizleri, döviz ve altın fiyatları yükselir, bono/tahvil fiyatları düşer.
Yukarıdaki altın, petrol, faiz, dolar ile ilgili verilerin bu verilerin birbirlerini de etkiledikleri göz önünde bulundurarak değerlendirilmesinin yapılması lazımdır. Örneğin doların değer kaybetmesi altın ve petrol fiyatlarını da yukarı çeker. Bu olağan ve beklenen bir durumdur. Yani bu durumun oluşması olağan ve beklediğimiz bir durumdur. Böyle bir durumda altın ve petrolün değeri dolar yüzünden değiştiğinden analizimizde bunların değer artışlarını dikkate almayız. Ama ne zaman doların değeri sabit veya artıyorken altın ve/veya petrol fiyatları da artıyorsa bu bizim için önemli bir veri ve bu aykırılık dikkatli olmamızı gerektirecek bir sinyal olacaktır. Yani kısaca beklenen/olağan değil olağandışı/beklenmeyen verilerin bizim için daha çok önemi vardır ve Analizlerimizi bu aykırı veriler üzerine kurarız.
Paritenin etkisi dünyadaki her piyasayı etkileyecek kadar büyüktür. Ancak bu bir "savaş" değildir. Euro düşüyor diye AB üzülmez. Dolar coşuyor diye de ABD sevinmez. bu tamamen bulunulan "seviye" ve dış ticaret meselesidir. Örnek olarak: Euro fazla değerlendiği için dış ticareti acık veren AB, kendi para biriminkinin zayıflamasını isteyebilir. Cari fazla vermek isteyen her ülke, abartılı olmayan bir devalüasyon yasamak ister. Euro ülkelerine göre paritenin 1.25 ve altında olması idealdir. ABD ise su aşamada 1.35-1.60 arasındaki her seviyeyi kabul ediyor gibi.
Paritelerin neden önemli olduğuna gelince: dünyadaki yatırımcıların paralarının çok büyük kısmi 5 temel para biriminde saklanır. Önem sırasına göre: usd, eur, jpy, gbp, chf. Bu paraların birbirine olan oranları; hem ticaret dengelerini, hem de yatırımcıların servetlerinin miktarını sürekli değiştirir. Yani aslında devletlerin paraları birbirine karsı savaşıyormuş gibi gözükürken aslında olan şey sudur: para sahipleri ellerindeki dövizlerin (ve yatırımların) cinsini bir paradan diğerine çevirir. Mb’ların para arzı sabit olduğu surece; paraların banknot miktarları aynidir. Fakat "kredi balonları" nedeniyle, bir paradan piyasada çok fazla bulunabilir. Piyasaya verilen yüksek likidite, herkes için ucuz bir borçlanma yoludur. Tabi bunu sadece büyük kurumsal yatırımcılar kullanabilir. Bu borçlanan paralarla, petrol, altın, borsa gibi spekülatif yatırım araçlarına para koyulur. Kar/zarar elde etme durumuna göre, belli aşamada piyasadan çıkılır. Borçlar geri ödenir.
İste bu "pozisyondan çıkma + borçları geri ödeme" (carry trade) nedeniyle, paritelerin diğer yatırım araçlarıyla direkt ilişkisi vardır. Çoğu kimse dolar borçlu olduğu için, dünyada borsalardan çıkıp da dolar borçlarını topluca ödediklerinde:
1- Dünya borsaları düşer
2- Borçlu dolar borcunu ödemek için önce dolar almak zorunda olduğundan, doların uluslararası değeri yükselir.
Bu hareketler piyasanın tamamında ayni yönde olduğunda: büyük trendler baslar. Örnek olarak kredi krizi patladığında: en yüksek borçlanılan para olan jpy’ yi geri ödemek için yen almak zorunda olan piyasalar jpy’ yi çok hızlı bir ralli yaşattı. Ayni şey bir miktar daha az kuvvette olsa da dolarda yasandı. İste bu 2 borçlanma para birimi, ayni zamanda ülkelere duyulan güven nedeniyle "riskten korunma" parası olarak geçer. Eur, chf vb ikincil önemdeki paralar da güvenlidir ama bu ilk sınıftaki ikiliye karsı değer kaybeder. Uçuncu sınıfta ise "risk paraları" vardır. Yani piyasalarda isler iyi gittiğinde artan gelişmekte olan ülkelerin paraları. Kriz ve güven bunalımı anlarında en hızlı düsen paralar bu risk paralarıdır.
Altın ve petrol ise bunlardan ayrıca bakılması gereken emtialardır. Petrol temel olarak dünya ekonomisinin büyüme gücüne göre fiyatlanır. Büyüme çok hızlı olacağı zamanlarda, tüketimi artacağı için fiyatı yükselir. Altında ise böyle bir kesinlik yok: enflasyon şokları, devlet borçlarına olan güvensizlik, piyasalarda büyük krizlerin gelmesi, sinirsiz basılabilen kağıt paralara olan negatif bakış acısı gibi pek çok nedenle altın alınabilir. Petrole göre daha karmaşık bir yapısı vardır.
Altın neden yükseliyor?
Küresel krizin miladı kabul edilen Lehman Brothers'ın batmasının üzerinden birkaç yıl geçti. Bat/a/mayacak kadar büyük görülen bu ve diğer kurumların tarih olmasının ardından krizin ekonomik ve siyasal etkileri halen devam ediyor. Krizle birlikte dünyada baş gösteren "güven bunalımı" altın fiyatlarını bu süre içinde yaklaşık yüzde 65 yükseltti. Dünyada faizlerin tarihi dip seviyeleri görmesi, yeni bir finansal kriz beklentileri, ülke borçlarının tehditkâr seviyelerde seyretmesi, hükümetlerin kur savaşları, güvenin yeniden tam olarak tesis edilememesi gibi etkenler "güvenli liman" olarak adlandırılan bu tarihi metale altın devrini yaşatıyor.
Artık güvenli liman olarak görülen altını sadece yatırımcılar değil devletler de biriktiriyor. Merkez bankaları geçtiğimiz dönemde rezervlerindeki düşük getirili altınları satıp, daha yüksek getirili devlet tahvilleri alıyorlardı. Artık bu döngü terse dönmüş durumda. Merkez bankaları artık güven duyulmayan devlet tahvillerini satıp, yerine altın alıyor. On yıl öncesinde genellikle merkez bankalarının kazançlı bir değer olarak görmediği ve satış yönünde tercihlerini kullandığı altın, özellikle finansal kriz sonrası yeniden bir borç ödeme aracı olarak algılanmaya başlandı. Bu algılama ve merkez bankalarının ellerinde tuttukları döviz rezervlerinin değerinden duyulan şüphe, merkez bankalarının altın rezervlerini artırmasına neden oluyor.
Sonuç olarak: "Servet" çoğu insan ve kurumun zamanla biriktirdiği parasal bir oluşumdur. Bu oluşumu bir anda elde eden şanslılar da vardır. Ancak piyasanın çoğunluğu servetini yavaş arttırır. Bu yüzden; paritelerin değişimi bu servetlerin nereden nereye aktığını gösteren bir nevi "yol haritasıdır". Bunda önemli bir etken de devletlerin tuttukları rezerv paralardır. Özellikle cin ve arap yarımadasında biriken cari fazlalar, kasaları dolar ve euro ile doldurmuştur. Gün gelir de bu devletler paralarını başka mecralara kaydırırsa; parite ve emtialarda büyük dalgalanmalar yaşanır. Bazı para birimlerinin sahibi olan ülkeler iflasa kadar gidebilir. Şimdilik, kazanılan paraların simgelediği tahvillerde değerlendiriliyor fakat bu her zaman böyle gitmeyecek. Çünkü dünya ticaretinde büyük dengesizlikler var hepimizin bildiği gibi. Doğu yarıküre çok fazla üretiyor; bati yarıküre çok fazla tüketiyor. Arada bir yerde buluşma er geç olacaktır. O zamana kadar, borçlular daha çok borçlanacak, fazlalık verenlerin kasaları da dolacak. Ancak cin yani (cny, renminbi) serbest dalgalanmaya bırakılırsa; bildiğimiz paritelerin gideceği yerler çok farklı olacaktır.
[K][K][K][K][K][K][K]
Analiz için 1.veri ve kullanılışı:
Dolar: Analizlerimizde kullanacağımız 1. veri DOLAR olacaktır.Eğer izleme şansınız varsa ‘’Dolar Endeksini’’; yoksa Euro/Dolar paritesinin gözlemlenmesi piyasanın yönünü kavramak açısından önemli bir indikatörlerden biri olacaktır. Dolar değer kazandıkça, dolarla fiyatlanan herşeyin fiyatı düşecek; dolar değer kaybettikçe, dolar ile değerlenen herşeyin fiyatı artacaktır. Çünkü carry-trade dolar borçlanarak yapılmaya devam ettikçe; dolardaki hareketlilik, başta borsalar olmak üzere, dolar ile fiyatlanan herşeyin fiyatını belirlemeye devam edecektir.
Ekonomilere ilişkin datalar; altın standardı parasal sistemden kaldırıldığından beri,doğal olarak o ülkelerin paralarına olan tercihleri belirleyen en önemli sebep. Parasal tercihler de, FED’in niceliksel gevşeme politikaları çerçevesinde büyüttüğü bilançosu nedeniyle dolar borçlanarak diğer varlıklara yatırılan paraların (carry-trade) maliyetini belirliyor. Doların fiyatı diğer paralara göre arttıkça maliyet arttığından, dolar borçlanarak yatırım yapılan varlıklar satılıp hemen dolara dönülüyor. Dolar değer kaybettikçe dolar maliyeti ucuzladığından, dolar borçlanılarak başta borsalar olmak üzere dolarla değerlenen tüm varlıklara yatırım yapılıyor.
‘’Dolar değer kaybettikçe dolar ile değerlenen herşeyin fiyatı artar’’ DOW yükselir altın ve petrol fiyatları artar.
Carry Trade dedik onu da bir örnekle açıklayalım bari :
Taşıma suyla değirmen döndürmek desek yalan olmaz. Düşük faizle kısa vadeli borç alıp, bu parayla uzun vadeli ve yüksek faizli bono alma, vadeye yatırma denebilir. Ekonomi için taşıma su, yüksek faizlerin cazibesiyle, yabancı yatırımcıların bir yerden ucuza borç alıp bir başka ülkeye yatırması, faizi alınca da parasını çekip gitmesidir.
Örneğin Japonya'da faizler yüzde 1'in altında olsun. Hadi yüzde 1 diyelim. Japon'un biri geçen yıl 1 Haziran'da yüzde 1 faizle bir Japon bankasından 1.000.000.000 Yen borç almış olsun. Onu Türkiye'ye getirip o günkü 100 Japon Yeni=1.3788 TL kurundan diyelim bizim paramıza çevirsin. Böylece eline 13.788.000 TL geçti. O parayı da aynı gün ülkemizdeki bir bankana yüzde 20 faizle yatırsın. Aradan bir yıl geçtiğinde 1 Haziran'da bu adam bu parayı anapara+faiz olmak üzere 16.545.600 TL olarak bankadan çeksin. Aynı günkü 100 Japon Yeni=1.0697 YTL kurundan kendi ülkesinin parasına çevirdiğinde eline 1.546.751.426 Yen geçer. Gidip bu paranın 1.000.000.000 Yen'ini ana para, 10.000.000 Yen'ini ise faiz olarak kredi aldığı Japon bankasına geri ödese elinde geriye 536.751.426 Yen kalmış olur. Yani bir yılda hiç taş atıp kolu yorulmadan konteynır yükü ile para kazanmış olur. Bu duruma birçok banka ise etki edemez ve/veya karşı koyamaz çünkü; derhal mevduat faizlerinin Japonya'daki faizlerle uygun bir seviye olan yüzde 1-2'ye çekse bile; -ki bunun sonucu daha ağır olacaktır; Mevduat faizleri bu kadar düşünce kimse bu bankaya para yatırmak istemez. Hatta mevduat sahipleri de paralarını çekmek için şubelere saldırır. Sonra kapıya kilit vurmak zorunda kalınır.
Konumuza devam.. Analiz için 2.veri ve kullanılışı:
Petrol fiyatları: Petrol fiyatları yukarı gidiyorsa, petrol talebi ve dolayısı ile ekonominin çarklarının dönüşü artıyor demektir ve olumlu yansıma yapar. Unutmayın ki, borsaların zirveleri yüksek petrol fiyatlarının desteği ile olmuştu. Bu nedenle petrolün yükselmesi olumlu yansımalar yapacaktır.
Analiz için 3.veri ve kullanılışı:
Altın Fiyatları: Altın fiyatları artıyorsa. Piyasalara bir güvensizlik olduğu ve yatırımcıların diğer yatırım araçlarından uzaklaşarak daha güvenli olan altında pozisyon almak suretiyle yatırımlarını koruma yolunu seçtikleri düşünülür. Kısaca Altın fiyatlarının artması borsalar üzerinde negatif etki yapar.
Analiz için 4.veri ve kullanılışı:
Faizler : Gösterge olarak kullandığımız tahvil bileşik faizlerindeki artış tıpkı Altın’da olduğu gibi paranın daha güvenli bir yer aradığının göstergesi olduğundan borsalar üzerindeki etkisi negatiftir. Merkez bankalarının açıkladığı faiz oranı ise O devletin ne kadar paraya ihtiyacı olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Mesela Merkez bankası faiz oranlarını artırırsa ne olur? Bankalar daha yüksek maliyetle borçlanırlar. Maliyeti yükselen bankalar bunu verdikleri kredilere yansıtırlar dolayısıyla son kalemde bu firmalara yansır. Daha yüksek maliyetli para kullanan firmaların da karlılığı düşer. Yüksek tahvil oranları yatırımcının da döviz bozdurarak tahvile yönelmesi sonucunu da doğuracağından döviz fiyatları da düşer.
Verilerle Analiz
Verilerin tek tek borsayı ve dolayısıyla endeksi nasıl etkilediklerini gördük. Şimdide bu verileri dikkate alırken aralarındaki ilişkiyi de bilmemiz lazım.
1. Doların değeri düşüyorsa; dolarla fiyatlanan herşeyin fiyatı yükselir.
2. Piyasaya para girmesine yol açacak bir durum oluşursa; faizler düşer, döviz ve altın yükselir.
3. Piyasadan para çıkışı olursa; faiz yükselir, döviz ve altın fiyatları düşer.
4. Faiz oranlarıyla kurlar ters yönlü hareket eder.
5. Bir ülkenin büyüme oranı pozitifse; faizler yükselir, bono/tahvil ve döviz kuru düşer.
6. Büyüme oranı negatifse; faizler düşer, bono/tahvil ve döviz kuru yükselir.
7. İstihdam oranı yükselirse; faizler yükselir, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru düşer
8. İstihdam oranı düşerse; faizler düşer, bono/tahvil ve döviz kuru yükselir.
9. Enflasyon yükselirse; faizler yükselir, bono/tahvil ve döviz kuru düşer.
10. Enflasyon düşerse; faizler düşer, bono/tahvil ve döviz kuru yükselir.
11. Sanayi üretim ve kapasite kullanım oranları yükselirse; faizler düşer, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru yükselir.
12. Sanayi üretim ve kapasite kullanım oranları düşerse; faizler yükselir, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru düşer
13. Otomotiv ve Konut harcamaları yükselirse; faizler yükselir, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru düşer.
14. Otomotiv ve Konut harcamaları düşerse; faizler düşer, bono/tahvil fiyatları ve döviz kuru yükselir.
15. Merkez Bankası piyasaya para verirse; TL faizi düşer, bono/tahvil fiyatları,döviz, altın,yükselir.
16. Merkez Bankası piyasadan para çekerse ; TL faizi yükselir,bono/tahvil fiyatları,döviz, altın,düşer.
17. Merkez bankası bankalar arası piyasadan döviz alışı yaparsa; TL faizi düşer, bono/tahvil fiyatları,döviz ve altın yükselir.
18. Merkez bankası bankalar arası piyasaya döviz satışı yaparsa; TL faizi yükselir bono/tahvil fiyatları,döviz ve altın düşer.
19. Ekonomik istikrarsızlık durumunda TL faizleri, döviz ve altın fiyatları yükselir, bono/tahvil fiyatları düşer.
20. Politik istikrarsızlık durumunda TL faizleri, döviz ve altın fiyatları yükselir, bono/tahvil fiyatları düşer.
Yukarıdaki altın, petrol, faiz, dolar ile ilgili verilerin bu verilerin birbirlerini de etkiledikleri göz önünde bulundurarak değerlendirilmesinin yapılması lazımdır. Örneğin doların değer kaybetmesi altın ve petrol fiyatlarını da yukarı çeker. Bu olağan ve beklenen bir durumdur. Yani bu durumun oluşması olağan ve beklediğimiz bir durumdur. Böyle bir durumda altın ve petrolün değeri dolar yüzünden değiştiğinden analizimizde bunların değer artışlarını dikkate almayız. Ama ne zaman doların değeri sabit veya artıyorken altın ve/veya petrol fiyatları da artıyorsa bu bizim için önemli bir veri ve bu aykırılık dikkatli olmamızı gerektirecek bir sinyal olacaktır. Yani kısaca beklenen/olağan değil olağandışı/beklenmeyen verilerin bizim için daha çok önemi vardır ve Analizlerimizi bu aykırı veriler üzerine kurarız.
Paritenin etkisi dünyadaki her piyasayı etkileyecek kadar büyüktür. Ancak bu bir "savaş" değildir. Euro düşüyor diye AB üzülmez. Dolar coşuyor diye de ABD sevinmez. bu tamamen bulunulan "seviye" ve dış ticaret meselesidir. Örnek olarak: Euro fazla değerlendiği için dış ticareti acık veren AB, kendi para biriminkinin zayıflamasını isteyebilir. Cari fazla vermek isteyen her ülke, abartılı olmayan bir devalüasyon yasamak ister. Euro ülkelerine göre paritenin 1.25 ve altında olması idealdir. ABD ise su aşamada 1.35-1.60 arasındaki her seviyeyi kabul ediyor gibi.
Paritelerin neden önemli olduğuna gelince: dünyadaki yatırımcıların paralarının çok büyük kısmi 5 temel para biriminde saklanır. Önem sırasına göre: usd, eur, jpy, gbp, chf. Bu paraların birbirine olan oranları; hem ticaret dengelerini, hem de yatırımcıların servetlerinin miktarını sürekli değiştirir. Yani aslında devletlerin paraları birbirine karsı savaşıyormuş gibi gözükürken aslında olan şey sudur: para sahipleri ellerindeki dövizlerin (ve yatırımların) cinsini bir paradan diğerine çevirir. Mb’ların para arzı sabit olduğu surece; paraların banknot miktarları aynidir. Fakat "kredi balonları" nedeniyle, bir paradan piyasada çok fazla bulunabilir. Piyasaya verilen yüksek likidite, herkes için ucuz bir borçlanma yoludur. Tabi bunu sadece büyük kurumsal yatırımcılar kullanabilir. Bu borçlanan paralarla, petrol, altın, borsa gibi spekülatif yatırım araçlarına para koyulur. Kar/zarar elde etme durumuna göre, belli aşamada piyasadan çıkılır. Borçlar geri ödenir.
İste bu "pozisyondan çıkma + borçları geri ödeme" (carry trade) nedeniyle, paritelerin diğer yatırım araçlarıyla direkt ilişkisi vardır. Çoğu kimse dolar borçlu olduğu için, dünyada borsalardan çıkıp da dolar borçlarını topluca ödediklerinde:
1- Dünya borsaları düşer
2- Borçlu dolar borcunu ödemek için önce dolar almak zorunda olduğundan, doların uluslararası değeri yükselir.
Bu hareketler piyasanın tamamında ayni yönde olduğunda: büyük trendler baslar. Örnek olarak kredi krizi patladığında: en yüksek borçlanılan para olan jpy’ yi geri ödemek için yen almak zorunda olan piyasalar jpy’ yi çok hızlı bir ralli yaşattı. Ayni şey bir miktar daha az kuvvette olsa da dolarda yasandı. İste bu 2 borçlanma para birimi, ayni zamanda ülkelere duyulan güven nedeniyle "riskten korunma" parası olarak geçer. Eur, chf vb ikincil önemdeki paralar da güvenlidir ama bu ilk sınıftaki ikiliye karsı değer kaybeder. Uçuncu sınıfta ise "risk paraları" vardır. Yani piyasalarda isler iyi gittiğinde artan gelişmekte olan ülkelerin paraları. Kriz ve güven bunalımı anlarında en hızlı düsen paralar bu risk paralarıdır.
Altın ve petrol ise bunlardan ayrıca bakılması gereken emtialardır. Petrol temel olarak dünya ekonomisinin büyüme gücüne göre fiyatlanır. Büyüme çok hızlı olacağı zamanlarda, tüketimi artacağı için fiyatı yükselir. Altında ise böyle bir kesinlik yok: enflasyon şokları, devlet borçlarına olan güvensizlik, piyasalarda büyük krizlerin gelmesi, sinirsiz basılabilen kağıt paralara olan negatif bakış acısı gibi pek çok nedenle altın alınabilir. Petrole göre daha karmaşık bir yapısı vardır.
Altın neden yükseliyor?
Küresel krizin miladı kabul edilen Lehman Brothers'ın batmasının üzerinden birkaç yıl geçti. Bat/a/mayacak kadar büyük görülen bu ve diğer kurumların tarih olmasının ardından krizin ekonomik ve siyasal etkileri halen devam ediyor. Krizle birlikte dünyada baş gösteren "güven bunalımı" altın fiyatlarını bu süre içinde yaklaşık yüzde 65 yükseltti. Dünyada faizlerin tarihi dip seviyeleri görmesi, yeni bir finansal kriz beklentileri, ülke borçlarının tehditkâr seviyelerde seyretmesi, hükümetlerin kur savaşları, güvenin yeniden tam olarak tesis edilememesi gibi etkenler "güvenli liman" olarak adlandırılan bu tarihi metale altın devrini yaşatıyor.
Artık güvenli liman olarak görülen altını sadece yatırımcılar değil devletler de biriktiriyor. Merkez bankaları geçtiğimiz dönemde rezervlerindeki düşük getirili altınları satıp, daha yüksek getirili devlet tahvilleri alıyorlardı. Artık bu döngü terse dönmüş durumda. Merkez bankaları artık güven duyulmayan devlet tahvillerini satıp, yerine altın alıyor. On yıl öncesinde genellikle merkez bankalarının kazançlı bir değer olarak görmediği ve satış yönünde tercihlerini kullandığı altın, özellikle finansal kriz sonrası yeniden bir borç ödeme aracı olarak algılanmaya başlandı. Bu algılama ve merkez bankalarının ellerinde tuttukları döviz rezervlerinin değerinden duyulan şüphe, merkez bankalarının altın rezervlerini artırmasına neden oluyor.
Sonuç olarak: "Servet" çoğu insan ve kurumun zamanla biriktirdiği parasal bir oluşumdur. Bu oluşumu bir anda elde eden şanslılar da vardır. Ancak piyasanın çoğunluğu servetini yavaş arttırır. Bu yüzden; paritelerin değişimi bu servetlerin nereden nereye aktığını gösteren bir nevi "yol haritasıdır". Bunda önemli bir etken de devletlerin tuttukları rezerv paralardır. Özellikle cin ve arap yarımadasında biriken cari fazlalar, kasaları dolar ve euro ile doldurmuştur. Gün gelir de bu devletler paralarını başka mecralara kaydırırsa; parite ve emtialarda büyük dalgalanmalar yaşanır. Bazı para birimlerinin sahibi olan ülkeler iflasa kadar gidebilir. Şimdilik, kazanılan paraların simgelediği tahvillerde değerlendiriliyor fakat bu her zaman böyle gitmeyecek. Çünkü dünya ticaretinde büyük dengesizlikler var hepimizin bildiği gibi. Doğu yarıküre çok fazla üretiyor; bati yarıküre çok fazla tüketiyor. Arada bir yerde buluşma er geç olacaktır. O zamana kadar, borçlular daha çok borçlanacak, fazlalık verenlerin kasaları da dolacak. Ancak cin yani (cny, renminbi) serbest dalgalanmaya bırakılırsa; bildiğimiz paritelerin gideceği yerler çok farklı olacaktır.
[K][K][K][K][K][K][K]
Malthus'un Nüfus Teorisi ve “Azalan Verim Kanunu”
Thomas Robert Malthus (d. 13 Şubat 1766 - ö. 23 Aralık 1834) İngiliz nüfusbilimci ve ekonomi politik teorisyeni. Karamsar kuramlarıyla ünlenen Malthus, her ne kadar daha çok "Thomas Malthus" olarak anılsa da kendisi "Robert Malthus" olarak tanınmayı daha çok tercih etmiştir. Malthus’un nüfus teorisi “azalan verim kanunu” fikrine dayanır.
Malthus ile özdeşleştirilen nüfus teorisinin özü; doğa gıda maddesi üretiminde cimri ancak insanların çoğalması konusunda cömerttir. Gıda maddeleri artışı aritmetik bir oranla (1.2.3.4…), nüfus artışı ise geometrik bir oranla (2.4.6.8…) gerçekleşir. Bu iki artış arasındaki oran farklılığı insanlık için bir felakettir. Açlık ve sefalet insanlık için kaçınılmazdır. Geçmiş dönemlerdeki nüfus kontrolü; salgın hastalıklar, savaşlar, kıtlıklar gibi pozitif denetim unsurları ile sağlanmıştır. Oysa Malthus’un döneminde bu koşullarda iyileşme yaşandığı için, nüfus artmaktaydı. Malthus’a göre pozitif denetimle ölüm oranının artması, önleyici denetimle doğum oranının düşürülmesi nüfus hızını yavaşlatacak temel unsurlardı.
Malthus, İngiltere’de uygulanan sosyal yardım sistemi “Fakir Fukara Yasası”na karşı çıkıyordu. Çünkü bir sosyal yardım sistemi gıda üretimini arttırmadan nüfusu arttırırdı. Malthus tunç kanununun da geçerliliğine inanıyordu. Tunç kanununa göre, işçiler sürekli olarak ancak geçimlerini sağlayacak yaşam koşullarına razı olmak zorundadır. İşçilerin asgari geçimlerini sağlayacak düzeyin üzerine çıkmaları halinde, bunun nüfus artışını teşvik edeceği ve buna bağlı olarak artan emek arzının ücretleri tekrar asgari geçim düzeyine indireceği ileri sürülür.
Batılı ülkelerde, Malthus’un nüfus artışı ve ücret değişimleri arasındaki ilişkilerle ilgili yapmış olduğu felaket tahminleri bugün doğrulayıcı kanıta sahip değildir. Söz konusu dönemde “Malthusyen Felaket” in uluslararası uzmanlaşma ve dış ticaret yoluyla aşıldığı ve İngiltere’nin bu tehlikeyi, endüstriyel ürünlerle desteklediği dış ticaret gücüyle aştığı ileri sürülür.
Oysa Mallthus teorisinde teknolojiyi sabit kabul etmiştir. 1789 yılında, nüfus bilimi için çok önemli kurallara imza atan çalışması,"Nüfus İlkesi üzerine Deneme"yi (Essay on the Principle of Population) yayımladı. Daha sonra 1803 yılında bu eserini gözden geçirip tekrar yayımladı. Çalışması büyük yankılar uyandırmış ve birçok yeni tartışmaya neden olmuştur. Çalışmasına göre uygun şartlarda herhangi bir popülasyon, besin maddelerinin artışından daha hızlı bir oranda artar ve böylece zamanla kişi başına düşen besin miktarı azalır.
Bu fikrinin temeli şudur: uygun şartlarda herhangi bir kısıtlayıcı faktör (salgın vb.) yoksa popülasyon geometrik dizi biçiminde artar (2, 4, 8, 16, 32, 64,...), oysa besin maddeleri aritmetik dizi biçiminde artar (1, 2, 3, 4, 5, 6, ...). Doğada aradaki bu fark, popülasyonda bazı bireylerin ölümlerine neden olur ve bir denge sağlanır. Bu düşünceleri nedeniyle Malthus geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb. hareketlerin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu.
Yine Malthus'a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygunlanmalıydı. Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşı çıkmıştır. Her türlü toplumsal müdahaleye ve yardıma muhalif olmuştur. Malthus'un düşünceleri daha kendisi hayattayken büyük tartışmalara neden olmuştur. Bugün hala Malthus'u savunanlar bulunurken, onu eleştirenlerin de sayısı hayli fazladır.
Her ne kadar Malthus'un ve Neo-Malthusçuların 20. yüzyıl için öngördükleri sefalet ve kriz (aşırı nüfus artışı karşısında yetersiz gıda üretimi) yaşanmamış olsa da, bu tür bir krizin yaşanmamasında gelişen teknolojinin payı büyüktür derler.
Malthus nüfus fazlasının ciddi bir sorun olduğunu öne sürer ve besin kaynakları ile nüfus artışı arasında bir denge kurulabilmesi için nüfus planlaması yapılmasını savunur.
Malthus’un fikirlerini benimseyen Neo-Malthusçuluk özellikle 20. yüzyıl boyunca Üçüncü Dünya ülkelerinde rağbet görmüş ve nüfus planlaması politikaları için kuramsal dayanak olmuştur.
Malthus’a karşı çıkan Anti-Malthusçuluk ise, nüfustaki azalmayı bir tehlike olarak gören ülkelerde benimsenen, doğurganlığı teşvik eden bir öğretidir.
[K][K]
Yoksullaştıran Ekonomik Büyüme (Atılım Üniversitesi)
Aşağıdaki yazım Atılım Üniversitesi tarafından çıkarılan bültende (Yıl 10, Sayı 36 - Ocak 2015) yayınlanmıştır.
Erişmek için bağlantıya tıklayın: [http://ebulten.library.atilim.edu.tr/sayi/2015-01?sayfa=5]
Erişmek için bağlantıya tıklayın: [http://ebulten.library.atilim.edu.tr/sayi/2015-01?sayfa=5]
İktisadi Büyüme Ekonomik Refahı Azaltabilir mi? Hint asıllı iktisatçı Jagdish Bhagwati tarafından geliştirilen teoriye göre dış ticaret hadlerindeki bozulma sonucu, ekonomik büyüme ülke refahını eskisinden daha düşük bir düzeye indirebilir. J. Bhagwati bu görüşünü makalelerinde teorik olarak ortaya koymuş ve teorisine "Fakirleştiren (Yoksullaştıran) Büyüme" adını vermiştir.
Birçok ekonomist, dış ticaretin serbestleştirilmesi ile ekonomik gelişme arasında sıkı bir ilişki olduğunu kabul etmektedir. Buna rağmen bazı ekonomistler ise fakir ülkelerdeki ekonomik büyümenin gerçekte onların zararına sonuçlar ortaya çıkaracağını iddia etmektedirler. Ayrıca ihracata dayalı büyümeyi tercih eden gelişmekte olan ülkelerin, bu yolla ekonomik olarak büyüyerek dış ticaret hadlerinin, eskiden sahip oldukları konumdan daha da kötü bir duruma gelmesine sebep olabileceğini de dile getirmektedirler. Bu durum iktisatçılar arasında yoksullaştıran büyüme (immiserizing growth) durumu diye bilinmektedir (Krugman ve Obstfeld, 1997: 12).
Ekonomik büyümenin dış ticaret hadlerini bozması nedeniyle ülkenin ekonomik anlamda zarara uğrayabileceğini ilk kez dile getiren iktisatçı Edgeworth’tır. 1958 yılında Bhagwati yoksullaştıran büyümenin kuramsal temellerini geliştirmiş ve Edgeworth tarafından ortaya atılan, dış ticaretteki artışın dış ticaret hadleri üzerindeki olumsuz etkisini görünür olarak ortaya koymuştur. Bunu takiben Johnson yaptığı çalışmada, dış ticaret hadlerindeki yükselmenin iktisadi büyüme üzerinde olumsuz etki yaptığını ortaya koymuştur.
Öncelikle iktisadi büyüme kavramını açıklamak istersek, bir ekonomide zaman içinde mal ve hizmet üretimi miktarında artış olması olarak tanımlanabilir. Yoksullaştıran büyüme kavramı immiserizing growth olarak ekonomi literatürüne geçmiştir. Bu teori, üretimin artmasına bağlı olarak fiyatın düşmesiyle ihracattan göreceli olarak daha az fayda sağlanacağını iddia eder. Ekonomik büyüme, belli koşullar altında dış ticaret hadlerinin bozulmasına neden olabilir. Bu bozulma neticesinde uğranılan kayıp, ekonomik büyümenin getirinden büyük ise ülke ekonomisi bu durumdan zararlı çıkacaktır. Ancak bu durumun gerçekleşmesi için bu ülkenin ekonomisinin dünya ekonomisine etki edebilecek büyüklükte olması gerekmektedir. Örneğin bir dönem tarım ürünlerinin beklenenden fazla üretilmesi ve ortaya çıkan bolluk nedeniyle fiyatların düşmesi tarım kesimi üreticisinin gelir kaybı yaşamasına neden olabilir. Bu durumda fazla üretim düşük gelire neden olarak üreticiyi fakirleştirebilir. Rekoltenin yüksek olduğu dönemler çiftçilere kısa süreli bir sevinç yaşatmaktadır. Çiftçi ürününü pazara götürüp satış yapmak istediğinde yaşanan ürün bolluğu nedeniyle satmayı umduğu fiyatın altında pazarlığı bitirecek ve daha az gelirle evinin yolunu tutacaktır.
İlgili teoriye göre bir ülke şiddetli bir dış ticaret politika uygulayarak mevcut dış ticaret haddini ve tatmin düzeyini terk etmeyi tercih etmiş ve yeni oluşan dengede eski dengeye göre daha çok üretim yapabilmesine rağmen daha az düzeyde bir tatmin düzeyi yakalamıştır. Dolayısıyla dış ticaret haddindeki artış üretimi arttırmasına rağmen belli bir ölçüde refah kaybına neden olmuştur.
Fakirleştiren büyüme gerçek hayatta çok sık rastlanan bir durum değildir. Böyle bir durum gözlemlenmesi durumunda devletler otoritelerini kullanarak örneğin gümrük vergilerini arttırmak veya ihracatı caydırmak gibi politikalarla duruma müdahale edebilir ve dış ticaret artışından kaynaklanan refah kaybını engelleyebilirler. Bu tarz bir olgu daha çok iç piyasalarda talebin esnek olduğu ürün piyasalarında gözlemlenir.
İktisadi büyümeye bağlı olan diğer bir olumsuz husus ise, büyümeyle beraber artan kaynak ihtiyacıdır. Üreticiler daha çok mal üretip daha çok mal arz edebilmek için kullanacakları ara malların talebini artırmak zorundadırlar. Bu durumda ara malların fiyatlarında ve sonuç olarak maliyetlerde yükselme gerçekleşecektir.
Tarımsal ürünlerin pazarlanmasında rekoltenin yüksek olması çiftçiye kısa süreli bir sevinç yaşatmaktadır. Çiftçi ürününü pazara götürüp nakde çevirmek istediğinde yaşanan ürün bolluğu nedeniyle çiftçi satmayı umduğu fiyatın altında pazarlığı bitirecek ve daha az gelirle evinin yolunu tutacaktır. Nitekim gelir kaybı ortaya çıkacaktır.
Büyümeye bağlı ikinci olumsuz husus ise, büyümeyle beraber artan kaynak ihtiyacıdır. Ekonomi derslerinden bilindiği üzere Arz Yasası (Law of Supply), malın fiyatı ile o malın arzı arasındaki pozitif ilişkiyi anlatır. Bir malın fiyatı yükseldikçe üretici firmalar o malı piyasaya daha çok sürecek, malın fiyatı düştükçe de gelirleri azaldığı için o malı arz etmekten kaçınacaklardır.
Üretici daha çok mal üretip daha çok mal piyasaya sunmak için bir takım üretim faktörlerinin talebini artıracaktır. Sözü edilen üretim faktörlerinin bir kısmı ithal edilmek suretiyle temin edilmek zorundadır. Buna bağlı olarak ülkenin artan üretim faktörü talebi, o üretim faktörünün fiyatını artıracaktır. Sonuçta ülkenin ithalata ayırdığı bütçe ihracattan elde ettiği geliri aşmaya başlayacaktır.
Türkiye tarafından bir örnek vermek istersek, Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararları ile devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, KİT'lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış, gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış ve dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kâr transferlerine kolaylık sağlanmıştır. Bununla birlikte ithalat kademeli olarak liberalize edilirken, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir.
Alınan bu kararlar doğrultusunda ihracata dönük büyüme hedeflenmiştir. Uygulanan ekonomik politikalar artan ihracat miktarına bağlı olarak gereksinim duyulan ara mal ve girdi miktarında artış söz konusu olmuş ve büyüme amacıyla çıkılan yolda gelirlerin giderek azaldığı ve borçlanmanın arttığı gözlemlenmiştir. Neticede ihracatı artıracak çeşitli önlemler alınmasına rağmen ihracattaki artış ithalattaki artışı karşılayacak düzeye erişememiştir. Bu durum mevcut dış ticaret açıklarının da büyümesine neden olmuştur.
Yoksullaştıran büyümenin gerçek hayatta pek de sık rastlanmayan bir durum olduğu bazı iktisatçılar tarafından dile getirilmesine rağmen teori bazı ülke ekonomileri ve bazı dönemler için geçerli kabul edilebilir. Ancak çözümü hükümetlerin alacağı önlemlerle sağlanabilir, örneğin ihracat üzerine koyulabilecek bir verginin dünya piyasalarına ihraç arzını daraltmaya yardımcı olacağı aşikârdır. Sonuç olarak ülke büyüme sevincini buruk yaşayacaktır ki bu durum yoksullaştıran büyüme olarak literatüre girecektir.
Kaynaklar:
BAŞKONUŞ. T. 1995. Türkiye-Almanya Dış Ticaret İlişkilerinin Fakirleştiren Büyüme açısından Ekonometrik Analizi. TC. Marmara Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yüksek Lisans Tezi.
ERK. N. ATEŞ. S. Ve T. DİREKÇİ. 1999. Gümrük Birliği SonrasıTürkiye Dış Ticaretine Yoksullaştıran Büyüme Hipotezi Çerçevesinde Bakış: Zaman Serisi Analizi. Uluslararası ODTÜ Ekonomi Kongresi
ÇEKEROL.K. ve H. GÜRBÜZ, 2003. Reel Döviz Kuru Değişimleri ile Sektörel Dış Ticaret Fiyatları Arasındaki Uzun Dönem İlişki. ODTÜ Ekonomi Kongresi, Ankara
DÜLGER. F. Ve M.F.CİN.. 2002.Türkiye’de Döviz Kuru Dinamiklerinin Belirlenmesinde Parasalcı Yaklaşım ve Eş Bütünleşme Yöntemiyle Sınama. ODTU Gelişme Dergisi
ZENGİN. A. 2001. Reel Döviz Kuru Hareketleri ve Dış Ticaret Fiyatları. C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
https://tr.wikipedia.org
https://eksisozluk.com
https://www.ekodialog.com
Ulusların Zenginliği - Adam Smith (1776) Kitabı Hakkında
Adam Smith, bireyin ve toplumun iyiliği arasında nedensellik kurduğu Ulusların Zenginliği kitabında şöyle yazıyordu: "(Her birey) kendi çıkarı peşinde koşarken, sıklıkla, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur."
Adam Smith (16 Haziran 1723 – 17 Temmuz 1790), İskoç filozof. Ahlak felsefesi profesörü olması nedeniyle ekonomik açıklamalarında bu bilim dalının etkileri yoğun görülür. Ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve ahlâk hissi ile tespit edilebileceğini söyler.
Ölümünden kısa bir süre önce Smith, neredeyse bütün yayımlanmamış yazılarını yoketmişti. Sanıldığı kadarıyla, son yıllarında iki büyük tez üzerinde çalışıyordu; bir tanesi hukuk teorisi ve tarihi, diğeri de bilim ve sanat hakkında. Ölümünden sonra, 1975'te yayımlanan Essays on Philosophical Subjects muhtemelen ikinci tezinin bir kısmını kapsamaktadır.
Ulusların Zenginliği, ekonomi disiplinin ortaya çıkmasını ve aynı zamanda özerk ve sistematik hale gelmesini sağladığı için döneminde etkili bir eserdi. Batı dünyasında, konusundaki yayımlanan en nüfuzlu kitap olduğu söylenebilir. 1776'da piyasa çıktığında, İngiltere ve Amerika'da serbest ticaret anlayışı yaygınlaşmaktaydı; ve kitap ekonomik başarı için büyük külçe rezervlerinin önemli olduğunu savunduğu teori olan merkantilizme karşı klasik bir bildirge haline geldi. Bu dönemde Amerika'nın içinde bulunduğu, kurtuluş savaşı sonrasında ortaya çıkan fakirlik ve sıkıntılı koşullar, bu anlayışı doğurmuştur. Yine de kitap piyasa çıktığı dönemde, serbest ticaretin yararları konusunda herkes ikna olmamıştı: İngiltere halkı ve parlementosu merkantilizme uzun süre bağlı kalmıştır.
Ulusların Zenginliği, aynı zamanda, fizyokratik anlayışın toprağın önemini vurgulayışına karşı çıkıyordu. Smith bunun yerine işgücünün üstünlüğüne inanmaktaydı, ve işçi sınıfının (en:division of labor) üretimin artmasında etkili olacağını savunuyordu. Uluslar o kadar başarılı oldular ki, bu başarı eski ekonomik ekollerin terk edilmesine yol açtı. Thomas Malthus ve David Ricardo gibi ekonomistler Smith'in bugün klasik ekonomi olarak bilinen teorisini rafine etmeye yöneldiler ve bu zamanla modern ekonominin gelişmesini sağladı. Malthus, Smith'in nüfus fazlalığı konusundaki düşüncelerini geliştirdi. Ricardo "ücretlerin demir kanunu"na (en:iron law of wages), yani nüfus fazlalığının asgari geçim düzeyinin önününe geçeceğine inanıyordu. Smith, bugün daha doğru olduğuna inanılan, artan üretimle artan ücretler varsayımını önermişti.
Ulusların Zenginliği 'nin ana konularından bir tanesi, serbest piyasanın her ne kadar karmaşık ve denetsiz gözükse de aslında sözde bir "görünmez el" tarafından doğru miktarda ve çeşitlilikte üretim yapmak için yönlendirildiğidir. Smith bu simgeyi The Theory of Moral Sentiments adlı kitabında daha önce kullanmış olsa da fikri ilk olarak Astronomi Tarihi adlı denemesinde kaleme almıştır. Örneğin, bir üründe üretim eksikliği olduğunda fiyatı artar ve bu durum ortaya bir kâr marjının çıkmasını sağlayarak başkalarını bu ürünü üretmeye teşvik eder ve nihayet kıtlığa son verir. Eğer pazara çok fazla üretici girerse, üreticiler arasındaki artan rekabet ve artan stok, yani arz, fiyatların üretim maliyetine düşmesini sağlayarak, ürünün "doğal fiyat"ına (ortalama piyasa fiyatı) ulaşmasına yol açar. Kâr oranı bu ortalama piyasa fiyatında sıfırlansa da mal ve hizmet üretimi için teşvikler ortadan kalkmaz çünkü bütün üretim masrafları, mal sahibinin işgücü de dahil, üretilenin fiyatına yansımaktadır. Eğer fiyatlar sıfır kâr oranının altına düşerse, üreticiler piyasadan çekilmeye başlarlar. Kâr oranları sıfırın üzerinde olduğu sürece üreticiler piyasaya girmeye devam edecektir. Smith, insanların harekete geçmelerini sağlayan nedenlerin, bencil ve açgözlü olmalarından kaynaklandığına inanıyordu. Bunun olumlu sonucu olarak da serbest piyasadaki rekabetin, fiyatların aşağıda kalmasını sağlayarak halkin tamamına faydalı olmasını gösteriyordu. Ona göre bu rekabet aynı zamanda çok çeşitli mal ve hizmet üretilmesini teşvik etmekteydi. Yine de, işadamlarına karşı dikkatli olunması gerektiğini ve tekelleşmenin yanlış olduğunu savunuyordu.
Smith, tüm gücüyle sanayi gelişimini engelleyen modası geçmiş devlet kısıtlamalarına saldırıyordu. Nitekim, ekonomik sürece olan çoğu hükümet müdahalesinin, gümrük vergileri (en:Tariff) de dahil, verimsizliğe ve uzun dönemde yüksek fiyatlara yol açtığını savunuyordu. Her şeyin oluruna bırakılmasını savunan bu "laissez-faire" teorisi, ileriki yıllarda, özellikle 19. yüzyılda, hükümetin koyduğu kanunları etkilemiştir. (Buna rağmen Smith hükümetin varlığına muhalefet değildi; ekonomi sektörünün dışındaki konularda faaliyet göstermesini savunuyordu. Örneğin, fakir yetişkinler için kamu eğitimi verilmesinin, özel fabrikalar için kârlı olmayan kurumsal sistemlerin, adli sistemin ve daimi bir ordunun taraftarıydı.)
Tam rekabette kişiler ve firmalar kendi çıkarlarını en çoklaştırırlarken aynı zamanda toplumunda çıkarına hizmet ederler. Örnek olarak, tam rekabet ortamında fiyatlar düşer ve fiyatlar düşünce bundan tüketiciler yararlanır. Tam rekabet ortamında üreticiler ve tüketiciler arasında bir çıkar çatışması yoktur. Tam rekabet ortamında üreticiler ile tüketiciler üretim ve tüketim artıklarını eşit şekilde paylaşırlar.
Ancak, aşağıdaki etkenler tam rekabet ortamında kurulan dengeyi bozabilir:
A. Smith ilk defa sermayeyi ikiye ayırır: Sabit sermaye, değişen sermaye.
A.Smith'e göre tasarruf geciktirilmiş bir tüketimdir. Bu günün tüketimini yarına bırakmaktır. Smith'e göre bir ülkenin sermaye birikimi arttıkça zenginliği de artar.
Buna göre, herkesin bencil olduğu bir toplumda da uyum, bilinçli bir müdahale olmasa da, kendiliğinden oluşacaktır. Bu kendiliğindenliği sağlayan görünmez el, piyasa ilişkileridir.
Gürünmez el ve piyasayı düzenleyen fiyatlar seviyesi, kaynakların en verimli şekilde kullanılmasına imkân sağlar.
Smith, doğal kanunların varlığını kabul etmekte ve iktisat konusunun bu kanunları keşfetmek olduğunu söylemektedir. Yani Smith, doğal düzenin kişisel çıkara göre oluşacağı inancındadır. bu bakımdan Smith'in doktirini fırsatçı (oportünist) ve gerçekçidir (realist).
Ülkelerin serveti topraktan çok insan emeğine bağlıdır.Emek ülkelerin zenginliğini arttıran temel etkendir.
Emek özellikle iş bölümünde aktif rol oynar.Gelişmiş ülkelerde emeğin sermaye birikimini sağlamada önemli bir katkısı olmuştur.
Smith servetin kaynağının emek olarak savunduğuna göre,bir ülkenin yıllık emeği,bütün malları yaratan emek toplamıdır.Diğer anlamda,emek üç kesim için de geçerlidir.
Emek talebi arttığında,kısa dönemde emek nadir olduğundan ücretler artacaktır.Fakat ücretler ona ayrılan fonlara bağlıdır. Emek talebinin artması,milli gelirin gittikçe artmasına,bu da kişi başına düşen milli gelirin yani büyümenin olduğuna işarettir. Milli gelir arttıkça yükselen ücretler, ülkenin gittikçe zenginleştiğini gösteren bir göstergedir.
Bununla birlikte Smith'e göre ücret artışı doğumların ve nüfusun artışına sebep olacaktır, bu da bir yandan karları azaltacaktır.Ayrıca ücretlerin yükselmesi fiyatları arttırır.Smith bu konuda yanılmamıştır.Çünkü yayımladığı zaman göre nufus azdı ve şuanda belirttiği gibi zamanında ücretlerin artışı ile nufus patlaması yaşanmıştır ve artık insanlar ücretlere göre üremekten yavaş yavaş vazgeçmektedirler.
A.Smith'in Ulusların Zenginliği adlı kitabında en ünlü bölüm iş bölümüyle ilgili olan ilk bölümdür.18. yüzyılda yazılmış olmasına rağmen bugün için bile çok doğru gelmektedir.Smith bu bölümde iş bölümünün üretimi nasıl arttırdığını toplu iğne üretimiyle ilgili bir örnekle açıklar. Tek bir kişi,yapılması için on aşaması olan bir iğneden günde sadece on tane yapabilmektedir;fakat her aşamayı yazlızca bir kişi yapsa yani on kişi çalıştırsak bir günde üretilen iğne sayısı 4800'e çıkıyor;ama her biri her aşamayı yapsaydı sadece 100 iğne üretilecekti.Bu demek oluyor ki,iş bölümü iğne üretimini 48 kat arttırmış.Ayrıca işçinin belli bir aşamada uzmanlaşması o teknolojiyi kullanmanın yeni yolları bulunarak arttırılabilir,bu da daha hızlı üretime sebep olur.
Uluslararası bakımdan iş bölümü,dünyayı çok geniş bir atölye haline getirmiştir. Bu atölyede emek en elverişli yere gidecek,en az zamanı gerektiren faaliyetleri arayacaktır.İş bölümü üretimi arttıracağından dolayı piyasaların genişlemesini ve büyük piyasaları zorunlu kılacaktır.
A.Smith'in iş bölümünü kullanarak uluslararası iktisada en büyük katkısı Mutlak Üstünlük (absolute advantage) teorisi olmuştur.Bu teoriye göre bir ülke hangi malı daha ucuza üretiyorsa kaynaklarını o mala tahsis etmelidir;böylece üstün olduğu malda daha etkin üretim yapabilmektedir.Bu yolla tüm ülkeler birbirlerine muhtaç olmaktadır ama bu sayede üretim çok fazla artmaktadır.
Smith ''laissez-faire, laissez-passer'' (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) ilkesini benimsemiştir. Üretim faktörlerinin bir kesimden diğerine serbestçe geçebilmesi gerekmektedir, bu geçişi sağlayan en önemli etken de fiyattır.
Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir.Devletin müdahalesi özel sektörün üretemediği veya yapamadığı konularda olmalıdır;savunma, güvenlik, adalet gibi. Eğer devlet çok vergi alırsa, vergiler üretimi kısacağından dolayı ülke durgunlukla karşı karşıya kalabilir.Bu müdahale hem iç hem de dış ekonomi için geçerlidir.Eğer devlet vergilerle bir malın ithalatını azaltırsa bu, içerde o malın üretiminin tekelleşmesini arttırmaktadır.Uluslararası iş bölümünden yararlanmak için ürünlerin ülkeler arasında serbestçe mübadele edilmesi gerekir.
Ekonomik hayat mal ve hizmet üretimi olduğu için,Smith üretime önem vermiştir.Üretimin artırılması emeğin verimine bağlıdır.Verimlilik artışı iş bölümü,tam rekabet, iktisadi hürriyet,tasarruf ve sermaye birikimi ile mümkündür.
Piyasada fazla para bulunması,servet artışını simgelemez.Aksine ülkedeki fazla para insanların ellerindeki parayı arttıracağından ötürü, genel olarak fiyatlarda bir artış olacak, bir ailenin geçimi için daha çok para gerekecek ancak fiyatların ve ödenen ücretlerin artmasından ötürü ülkenin servet varlığında herhangi bir etkiye yol açmayacaktır.
Smith'e göre paranın değeri de öbür malların değeri gibi ölçülür.Değer emeğe bağlıdır.Malın da paranın da değeri ona harcanan emeğe bağlıdır.
Bu sebeplerden dolayı emek mübadele değerinin gerçek ölçütüdür.Yani sonuç olarak malların mübadele edilmesi aynı zamanda emeğin mübadele edilmesi anlamına gelmektedir.Emek değeri kendine eşit emek değeri ile değiştir(il?)ecektir.Bu bakımdan bakıldığında gerçekten mübadele edilen altın,gümüş,para,döviz değil emektir.Güçlükle elde edilen mallar pahalı,az emek harcanarak üretilen mallar ise daha ucuz olur.
Adam Smith (16 Haziran 1723 – 17 Temmuz 1790), İskoç filozof. Ahlak felsefesi profesörü olması nedeniyle ekonomik açıklamalarında bu bilim dalının etkileri yoğun görülür. Ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve ahlâk hissi ile tespit edilebileceğini söyler.
Ulusların Zenginliği
Bu kitabın ana konusu ekonomik büyümedir.Ölümünden kısa bir süre önce Smith, neredeyse bütün yayımlanmamış yazılarını yoketmişti. Sanıldığı kadarıyla, son yıllarında iki büyük tez üzerinde çalışıyordu; bir tanesi hukuk teorisi ve tarihi, diğeri de bilim ve sanat hakkında. Ölümünden sonra, 1975'te yayımlanan Essays on Philosophical Subjects muhtemelen ikinci tezinin bir kısmını kapsamaktadır.
Ulusların Zenginliği, ekonomi disiplinin ortaya çıkmasını ve aynı zamanda özerk ve sistematik hale gelmesini sağladığı için döneminde etkili bir eserdi. Batı dünyasında, konusundaki yayımlanan en nüfuzlu kitap olduğu söylenebilir. 1776'da piyasa çıktığında, İngiltere ve Amerika'da serbest ticaret anlayışı yaygınlaşmaktaydı; ve kitap ekonomik başarı için büyük külçe rezervlerinin önemli olduğunu savunduğu teori olan merkantilizme karşı klasik bir bildirge haline geldi. Bu dönemde Amerika'nın içinde bulunduğu, kurtuluş savaşı sonrasında ortaya çıkan fakirlik ve sıkıntılı koşullar, bu anlayışı doğurmuştur. Yine de kitap piyasa çıktığı dönemde, serbest ticaretin yararları konusunda herkes ikna olmamıştı: İngiltere halkı ve parlementosu merkantilizme uzun süre bağlı kalmıştır.
Ulusların Zenginliği, aynı zamanda, fizyokratik anlayışın toprağın önemini vurgulayışına karşı çıkıyordu. Smith bunun yerine işgücünün üstünlüğüne inanmaktaydı, ve işçi sınıfının (en:division of labor) üretimin artmasında etkili olacağını savunuyordu. Uluslar o kadar başarılı oldular ki, bu başarı eski ekonomik ekollerin terk edilmesine yol açtı. Thomas Malthus ve David Ricardo gibi ekonomistler Smith'in bugün klasik ekonomi olarak bilinen teorisini rafine etmeye yöneldiler ve bu zamanla modern ekonominin gelişmesini sağladı. Malthus, Smith'in nüfus fazlalığı konusundaki düşüncelerini geliştirdi. Ricardo "ücretlerin demir kanunu"na (en:iron law of wages), yani nüfus fazlalığının asgari geçim düzeyinin önününe geçeceğine inanıyordu. Smith, bugün daha doğru olduğuna inanılan, artan üretimle artan ücretler varsayımını önermişti.
Ulusların Zenginliği 'nin ana konularından bir tanesi, serbest piyasanın her ne kadar karmaşık ve denetsiz gözükse de aslında sözde bir "görünmez el" tarafından doğru miktarda ve çeşitlilikte üretim yapmak için yönlendirildiğidir. Smith bu simgeyi The Theory of Moral Sentiments adlı kitabında daha önce kullanmış olsa da fikri ilk olarak Astronomi Tarihi adlı denemesinde kaleme almıştır. Örneğin, bir üründe üretim eksikliği olduğunda fiyatı artar ve bu durum ortaya bir kâr marjının çıkmasını sağlayarak başkalarını bu ürünü üretmeye teşvik eder ve nihayet kıtlığa son verir. Eğer pazara çok fazla üretici girerse, üreticiler arasındaki artan rekabet ve artan stok, yani arz, fiyatların üretim maliyetine düşmesini sağlayarak, ürünün "doğal fiyat"ına (ortalama piyasa fiyatı) ulaşmasına yol açar. Kâr oranı bu ortalama piyasa fiyatında sıfırlansa da mal ve hizmet üretimi için teşvikler ortadan kalkmaz çünkü bütün üretim masrafları, mal sahibinin işgücü de dahil, üretilenin fiyatına yansımaktadır. Eğer fiyatlar sıfır kâr oranının altına düşerse, üreticiler piyasadan çekilmeye başlarlar. Kâr oranları sıfırın üzerinde olduğu sürece üreticiler piyasaya girmeye devam edecektir. Smith, insanların harekete geçmelerini sağlayan nedenlerin, bencil ve açgözlü olmalarından kaynaklandığına inanıyordu. Bunun olumlu sonucu olarak da serbest piyasadaki rekabetin, fiyatların aşağıda kalmasını sağlayarak halkin tamamına faydalı olmasını gösteriyordu. Ona göre bu rekabet aynı zamanda çok çeşitli mal ve hizmet üretilmesini teşvik etmekteydi. Yine de, işadamlarına karşı dikkatli olunması gerektiğini ve tekelleşmenin yanlış olduğunu savunuyordu.
Smith, tüm gücüyle sanayi gelişimini engelleyen modası geçmiş devlet kısıtlamalarına saldırıyordu. Nitekim, ekonomik sürece olan çoğu hükümet müdahalesinin, gümrük vergileri (en:Tariff) de dahil, verimsizliğe ve uzun dönemde yüksek fiyatlara yol açtığını savunuyordu. Her şeyin oluruna bırakılmasını savunan bu "laissez-faire" teorisi, ileriki yıllarda, özellikle 19. yüzyılda, hükümetin koyduğu kanunları etkilemiştir. (Buna rağmen Smith hükümetin varlığına muhalefet değildi; ekonomi sektörünün dışındaki konularda faaliyet göstermesini savunuyordu. Örneğin, fakir yetişkinler için kamu eğitimi verilmesinin, özel fabrikalar için kârlı olmayan kurumsal sistemlerin, adli sistemin ve daimi bir ordunun taraftarıydı.)
Tam Rekabet
Smith yaşadığı dönemin bilimsel gelişimininde etkisiyle ekonomiyi doğa kanunlarının varlığıyla açıklamaya çalışmıştır. Görünmez el bu araştırmaların en önemlilerindendir. Smith'e göre iktisadi hayat bireycidir ve bu bireycilik insanların doğal yapısından kaynaklanmaktadır. Kişisel menfaat iktisadi hayat için itici bir güçtür. Kişi en az zahmetle en çok tatmine ulaşmaya çalışacaktır, doğası gereği. Bu amaçla, Smith, arz ve talep eşitliğini otomatik olarak gerçekleştiren fiyat mekanizması üzerinde duracaktır. Smith'e göre fiyatlar denge unsurudur. Smith'in denge fiyat unsurunu piyasa örneği ile açıklayalım: Üretim azalırsa fiyatlar yükselir, ekmek arzının azaldığını düşünün ihtiyacınız olan birim ekmeğe ulaşmak için daha çok çaba harcayacaksınız, bu artan çaba da ister istemez fiyatları arttıracaktır. Fiyatların yükselmesi firmaları daha fazla kar edeceklerini düşündüklerinden daha fazla üretim yapmalarına teşvik edecek ve arz talebe yaklaştığı sırada bir dengeye geleceklerdir, arz talebi aştığı sırada fiyatlar düşecektir bu da firmaların üretimlerini kısmasına sebep olacaktır, böylece hiçbir müdahale olmadan her şey bir dengeye gelecektir.Tam rekabette kişiler ve firmalar kendi çıkarlarını en çoklaştırırlarken aynı zamanda toplumunda çıkarına hizmet ederler. Örnek olarak, tam rekabet ortamında fiyatlar düşer ve fiyatlar düşünce bundan tüketiciler yararlanır. Tam rekabet ortamında üreticiler ve tüketiciler arasında bir çıkar çatışması yoktur. Tam rekabet ortamında üreticiler ile tüketiciler üretim ve tüketim artıklarını eşit şekilde paylaşırlar.
Ancak, aşağıdaki etkenler tam rekabet ortamında kurulan dengeyi bozabilir:
- 1 Devletin vergilerini arttırması.
- 2 Üretim faktörleri'nin optimum bileşimlerinin bozulması, bazı mallarda nadirlik rantı yaratır(nadirlik rantı bir malın piyasada az olması ve mala olan talebin çok olmasından dolayı fiyatının maliyetinden yüksek olmasından dolayı elde dilen kardır).
- 3 Üreticilerin üretim kararlarında yanılma ve üretim kararsızlıkları.
- 4 Uluslararası ilişkilerin kısılması veya kopması.
- 5 Siyasal istikrarsızlığın artması.
Sermaye
Smith sermayeyi emeği arttıran her şey ve emeğin daha verimli çalışmasını sağlayan bir etken olarak tanımlar. Alet, makina, toprak, gübre... birer sermayedir. Smith'e göre sermayeye konacak bir vergi üretimi azaltacak böylece hem devletin hem de toplumun faydasını azaltacaktır.A. Smith ilk defa sermayeyi ikiye ayırır: Sabit sermaye, değişen sermaye.
- a- Sabit sermaye binalar, gayri menkuller, sabit makinalar ve aletler gibi. Bu sermaye elden ele dolaşmadan sahibine bir kar getirir.( sabit sermaye,hic bir sekilde kar getirmez,sadece degerini parca parca üretilen metalara aktarir,bu metalarin dolasima girmesiylede degisim degerleri gerceklesir ve böylece sabit sermayenin kullanilan kismi tekrar sermaye sahibine kar getirmeden geri döner.
- b- Değişken sermaye ise, hammadde, satılıcak mallar gibi sahibine eldeğiştirmeden dolayı kar getirir. Nasıl ki para bir mal ile mübadele edilmedikçe bir fayda sağlamaz, mallarda el değiştirmedikçe fayda sağlamaz.(Degisen sermaye bölümüne sadece ücretler girer,hammaddeler vb.degismeyen sermayenin döner kismina aittir.)
A.Smith'e göre tasarruf geciktirilmiş bir tüketimdir. Bu günün tüketimini yarına bırakmaktır. Smith'e göre bir ülkenin sermaye birikimi arttıkça zenginliği de artar.
Görünmez El
Adam Smith, bireyin ve toplumun iyiliği arasında nedensellik kurduğu Ulusların Zenginliği kitabında şöyle yazıyordu: "(Her birey) kendi çıkarı peşinde koşarken, sıklıkla, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur."Buna göre, herkesin bencil olduğu bir toplumda da uyum, bilinçli bir müdahale olmasa da, kendiliğinden oluşacaktır. Bu kendiliğindenliği sağlayan görünmez el, piyasa ilişkileridir.
Gürünmez el ve piyasayı düzenleyen fiyatlar seviyesi, kaynakların en verimli şekilde kullanılmasına imkân sağlar.
Smith, doğal kanunların varlığını kabul etmekte ve iktisat konusunun bu kanunları keşfetmek olduğunu söylemektedir. Yani Smith, doğal düzenin kişisel çıkara göre oluşacağı inancındadır. bu bakımdan Smith'in doktirini fırsatçı (oportünist) ve gerçekçidir (realist).
Emek
Fizyokratların tersine toprak yerine insan emeğini servetin kaynağı olarak görür ve işbölümünün sağladığı teknik olanaklarla emeğin üretiminin ve dolayısıyla da milli gelirin artacağını savunmuştur.Smith'in teoriye en önemli katkısı tam rekabet altında kaynakların optimal(en verimli düzeyde) etkin dağılımı hakkında ilk analizi geliştirmiş ve artı değer kavramını Ricardo ile (kâr ile özdeş olduğu düşüncesiyle de olsa) birlikte kullanmış olmasıdır.İş bölümüne toplu iğne fabrikasını örnek gösterir.Bu örnekte, günde onlarla ifade edilecek sayıda üretim yapan bir fabrikanın iş bölümü sayesinde üretim sayısını nasıl binlere çıkardığını gösterir.Ülkelerin serveti topraktan çok insan emeğine bağlıdır.Emek ülkelerin zenginliğini arttıran temel etkendir.
Emek özellikle iş bölümünde aktif rol oynar.Gelişmiş ülkelerde emeğin sermaye birikimini sağlamada önemli bir katkısı olmuştur.
Smith servetin kaynağının emek olarak savunduğuna göre,bir ülkenin yıllık emeği,bütün malları yaratan emek toplamıdır.Diğer anlamda,emek üç kesim için de geçerlidir.
Ücret
Smith'e göre her şey fiyata bağlıdır.Üretim miktarı,maliyetler her şey fiyatla ilgilidir. Faktörlerin dağılımı fiyatlara göre olur. Ücret bir fiyattır; emeğin bir fiyatıdır.Ücretler, işverenler ile işçiler arasında yapılan sözleşmelerle belirlenir. Ancak Smith, bu sözleşmelerde işverenlerin işçilerden daha baskın olduğuna dikkat çeker.İşverenler ücretleri düşürmek, işçiler ise yükseltmek ister. Smith'e göre ücretler işçinin ve ailesinin geçimini sağlayacak düzeydedir. Yüksek ücret işçi sayısını arttırır,düşük ücret azaltır. Her şeye rağmen tam rekabet koşullarında ücret asgari ücretin altına inmez.Emek talebi arttığında,kısa dönemde emek nadir olduğundan ücretler artacaktır.Fakat ücretler ona ayrılan fonlara bağlıdır. Emek talebinin artması,milli gelirin gittikçe artmasına,bu da kişi başına düşen milli gelirin yani büyümenin olduğuna işarettir. Milli gelir arttıkça yükselen ücretler, ülkenin gittikçe zenginleştiğini gösteren bir göstergedir.
Bununla birlikte Smith'e göre ücret artışı doğumların ve nüfusun artışına sebep olacaktır, bu da bir yandan karları azaltacaktır.Ayrıca ücretlerin yükselmesi fiyatları arttırır.Smith bu konuda yanılmamıştır.Çünkü yayımladığı zaman göre nufus azdı ve şuanda belirttiği gibi zamanında ücretlerin artışı ile nufus patlaması yaşanmıştır ve artık insanlar ücretlere göre üremekten yavaş yavaş vazgeçmektedirler.
İş Bölümü (Division of Labour)
A.Smith'in Ulusların Zenginliği adlı kitabında en ünlü bölüm iş bölümüyle ilgili olan ilk bölümdür.18. yüzyılda yazılmış olmasına rağmen bugün için bile çok doğru gelmektedir.Smith bu bölümde iş bölümünün üretimi nasıl arttırdığını toplu iğne üretimiyle ilgili bir örnekle açıklar. Tek bir kişi,yapılması için on aşaması olan bir iğneden günde sadece on tane yapabilmektedir;fakat her aşamayı yazlızca bir kişi yapsa yani on kişi çalıştırsak bir günde üretilen iğne sayısı 4800'e çıkıyor;ama her biri her aşamayı yapsaydı sadece 100 iğne üretilecekti.Bu demek oluyor ki,iş bölümü iğne üretimini 48 kat arttırmış.Ayrıca işçinin belli bir aşamada uzmanlaşması o teknolojiyi kullanmanın yeni yolları bulunarak arttırılabilir,bu da daha hızlı üretime sebep olur.
Uluslararası bakımdan iş bölümü,dünyayı çok geniş bir atölye haline getirmiştir. Bu atölyede emek en elverişli yere gidecek,en az zamanı gerektiren faaliyetleri arayacaktır.İş bölümü üretimi arttıracağından dolayı piyasaların genişlemesini ve büyük piyasaları zorunlu kılacaktır.
A.Smith'in iş bölümünü kullanarak uluslararası iktisada en büyük katkısı Mutlak Üstünlük (absolute advantage) teorisi olmuştur.Bu teoriye göre bir ülke hangi malı daha ucuza üretiyorsa kaynaklarını o mala tahsis etmelidir;böylece üstün olduğu malda daha etkin üretim yapabilmektedir.Bu yolla tüm ülkeler birbirlerine muhtaç olmaktadır ama bu sayede üretim çok fazla artmaktadır.
Smith ''laissez-faire, laissez-passer'' (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) ilkesini benimsemiştir. Üretim faktörlerinin bir kesimden diğerine serbestçe geçebilmesi gerekmektedir, bu geçişi sağlayan en önemli etken de fiyattır.
Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir.Devletin müdahalesi özel sektörün üretemediği veya yapamadığı konularda olmalıdır;savunma, güvenlik, adalet gibi. Eğer devlet çok vergi alırsa, vergiler üretimi kısacağından dolayı ülke durgunlukla karşı karşıya kalabilir.Bu müdahale hem iç hem de dış ekonomi için geçerlidir.Eğer devlet vergilerle bir malın ithalatını azaltırsa bu, içerde o malın üretiminin tekelleşmesini arttırmaktadır.Uluslararası iş bölümünden yararlanmak için ürünlerin ülkeler arasında serbestçe mübadele edilmesi gerekir.
Ekonomik hayat mal ve hizmet üretimi olduğu için,Smith üretime önem vermiştir.Üretimin artırılması emeğin verimine bağlıdır.Verimlilik artışı iş bölümü,tam rekabet, iktisadi hürriyet,tasarruf ve sermaye birikimi ile mümkündür.
Para
A.Smith'e göre para bir mübadele aracıdır.Üretim arttıkça mübadele edilecek daha fazla mal olacağından daha fazla paraya ihtiyaç duyulacaktır.Bir ülkenin fazla parasının olması servet artışı olduğunu göstermez;fazla para oluşu fiyatlar genel düzeyini arttırır.Piyasada fazla para bulunması,servet artışını simgelemez.Aksine ülkedeki fazla para insanların ellerindeki parayı arttıracağından ötürü, genel olarak fiyatlarda bir artış olacak, bir ailenin geçimi için daha çok para gerekecek ancak fiyatların ve ödenen ücretlerin artmasından ötürü ülkenin servet varlığında herhangi bir etkiye yol açmayacaktır.
Smith'e göre paranın değeri de öbür malların değeri gibi ölçülür.Değer emeğe bağlıdır.Malın da paranın da değeri ona harcanan emeğe bağlıdır.
Bu sebeplerden dolayı emek mübadele değerinin gerçek ölçütüdür.Yani sonuç olarak malların mübadele edilmesi aynı zamanda emeğin mübadele edilmesi anlamına gelmektedir.Emek değeri kendine eşit emek değeri ile değiştir(il?)ecektir.Bu bakımdan bakıldığında gerçekten mübadele edilen altın,gümüş,para,döviz değil emektir.Güçlükle elde edilen mallar pahalı,az emek harcanarak üretilen mallar ise daha ucuz olur.
Marjinal Fayda
Bir mal veya bir hizmetin marjinal faydası, ekonomi biliminde neoklasik değer kuramının ana kavramıdır. Bu kavram, eğer diğer her mal ve hizmet tüketiminin ve ilgili verilerin sabit kaldığı varsayılırsa, incelenmekte olan bir mal veya hizmetin tüketiminde bir marjinal çok küçük bir artışının (veya eksilisinin), yanı matematik notasyonla xi malının () değişmesinin, toplam fayda seviyesine yaptığı etki, yani matematik notasyonla , arasındaki bağlantıya verilen isimdir.Toplam fayda, bir mal ya da mal demetinin tüketilmesi neticesinde elde edilen tatmindir. Marjinal fayda ise, bu mal tüketiminin bir birim daha artırılması sonucu kişinin sağladığı ek tatmin düzeyidir. Bu nedenle "marjinal" kavramı bir bakış açısı ya da bir yaklaşım olayıdır. Mesela bir sürahi suyun içinden alınan bir bardak su bir marjinalliği ifade ettiği gibi bir bardak su içinden alınan bir yudum su da marjinal bir kavramdır.
FAYDA: Malların ve hizmetlerin insan ihtiyaçlarını karşılama özelliğine denir.Bir tüketici bir malı kullandığında ondan fayda elde eder. Bir malı satın alan tüketici aslında o malın faydasını satın alır. Bu fayda kıtlıkla birlikte o malın değerini belirler
TOPLAM FAYDA:Bir malın tüketilmesi sonucu elde edilen tatmindir.
MARJİNAL FAYDA:Tüketilen mal miktarının bir birim değiştirilmesiyle toplam faydada meydana gelen değişmedir.
KARDİNAL FAYDA TEORİSİ
Kardinal fayda yaklaşımını benimseyen iktisatçılara göre fayda birim olarak ölçülebilir kabul edilmektedir. Yani herhangi bir mal ya da hizmetin sağladığı fayda birim olarak ölçülebilmektedir ve bu fayda birimine "Util" ya da "Utilon" adı verilmektedir. Örnek vermek gerekirse, iki ayrı malın faydaları;
1 adet elma = 5 fayda birimi (Utilon)
1 adet armut = 3 fayda birimi (Utilon)
şeklinde ifade edilebilir.
ORDİNAL FAYDA TEORİSİ
OrdinalFayda Teorisi, faydanın ölçülemeyeceği prensibine dayanır. Buna göre, fayda yalnızca kıyaslanabilir. Bir birim A malının sağlamış olduğu fayda bir değer alınarak ölçülemez. Bu kişiden kişiye değiştiği gibi yer ve zamana göre de değişir. Bu noktada kişi A malından sağladığı faydayı, diğer mallardan sağlayacağı faydayla kıyaslayarak karara varır. Bu durum farksızlık analizi (kayıtsızlık analizi) ile açıklanır.
Formel olmayan bir açıklama ile marjinal fayda bir mal veya hizmet için son küçük bir birim tüketim artışının sağladığı pozitif faydadır.
Eğer herhangi bir mal veya hizmetinin tüketim miktarı artarsa tüketicininin faydası da artacaktır ve aksi ifade de doğru olup bir malın tüketim miktarı azalırsa tüketicinin faydası da azalacaktır. Bu neoklasık ekonomi kuramının baş varsayımlarından biridir. Bu varsayım kullanılarak hangi objenin "ekonomik mal" olduğu tanımlanır: Eğer bir objenin marjinal faydası pozitif ise o bir ekonomik maldir. İngilizce "mal" "goods" sözcüğü ile ifade edilir ve (good=iyi) anlamı da verdiği için marjinal faydanın pozitif olması "iyilik" ile anlamlaştırılır. Buna karşılık bazı objeler için marjinal fayda negatifdir. Eğer bir ojeninin marjinal faydası negatif ise bu obje "ekonomik mal" değildir. Örneğin "atık sular" veya "çöpler" gibi objelerin "ortaya çıkışı" tüketici faydasını azaltır. Bunlara da bazan "bads =kötüler" adı da verilmiştir.
Azalan marjinal fayda prensibi
Bir tüketici için bir malın marjinal faydasının pozitif olması yeterli ve uygun bir değer kuramı ortaya çıkartmak için yeterli değildir. Ekonomide neoklasik kurama göre marjinal fayda kavramının ikinci ve daha güçlü bir prensibe uyduğu kabul edilir. Bu prensibe azalan marjinal fayda kanunu adı verilir ve bu kuram neoklasik kuramın temelidir. Bu kanuna göre bir tüketici bir malın tüketim miktarını artırırsa o mal miktarının marjinal faydası azalır. Yani tüketim miktarı arttıkça o mal tüketimiden marjinal fayda azalma gösterir.
Azalan marjinal faydalar kanunu marjinal fayda eğrisinin eğiminin küçüldüğünü varsayar. Esasında bu eğri sadece teorinin anlamını göstermek için çizilmiştir ve bu grafikte q artışları "küçük" olmadıkları için matematiksel olarak bu grafik kavramı tam doğru olarak ifade edemez. Bu prensibi daha pratik olarak da açıklamak imkanı bulunur.
İncelediğimiz "mal" para olan TL ve birimi de "1TL" olsun. Bir tüketiciye her sefer bir 1TL daha fazla verildiği kabul edilsin. Verilen ilk 1TL'dan tüketicinin aldığı tatmin, bu ek bir liranın faydasıdır. Bu tüketiciye 1TL daha verelim ve bu ek 1TL'nin tatmine (yani faydasına) ekini yani marjinal faydasını görelim. Bu deneyi tekrar tekrar yapalım yani her seferde 1TL ek verip ortaya çıkan fayda eklenmesini ölçelim. "Azalan marjinal fayda prensibi"ne göre verdiğimiz 1TL artıkça tüketicinin fayda eki azalacaktır. Deneyin sonlarına doğru verilen 1TL'nin verdiği tatmin ve fayda deneyin başlarında verilen 1TL verdiği ek tatmin ve faydanın altında olacaktır.
[K][K]
Bir mal veya bir hizmetin marjinal faydası, ekonomi biliminde neoklasik değer kuramının ana kavramıdır. Bu kavram, eğer diğer her mal ve hizmet tüketiminin ve ilgili verilerin sabit kaldığı varsayılırsa, incelenmekte olan bir mal veya hizmetin tüketiminde bir marjinal çok küçük bir artışının (veya eksilisinin), yanı matematik notasyonla xi malının (
Formel olmayan bir açıklama ile marjinal fayda bir mal veya hizmet için son küçük bir birim tüketim artışının sağladığı pozitif faydadır.
Daha formel matematik kullanarak şöyle tanımlanabilir: Bir karar veren kişinin fayda fonksiyonu n-sayıda mal ve hizmet miktarlarının, yani i=1,2,...,n xi miktar değişkenlerinin sağladığı faydaları gösteren bir fonksiyon olarak ifade edilebilir:
- her i=1,..., n xi için
Azalan marjinal fayda prensibi
Bir tüketici için bir malın marjinal faydasının pozitif olması yeterli ve uygun bir değer kuramı ortaya çıkartmak için yeterli değildir. Ekonomide neoklasik kurama göre marjinal fayda kavramının ikinci ve daha güçlü bir prensibe uyduğu kabul edilir. Bu prensibe azalan marjinal fayda kanunu adı verilir ve bu kuram neoklasik kuramın temelidir.
Bu kanuna göre bir tüketici bir malın tüketim miktarını artırırsa o mal miktarının marjinal faydası azalır. Yani tüketim miktarı arttıkça o mal tüketimiden marjinal fayda azalma gösterir.
Bunu geometrik olarak açıklamak icin, ancak ("küçük artışlar" la değil) eşit artışlarla gösterek eğri grafiğini çizmek imkanı vardır. Yandaki grafikte tek bir malın miktarları q yatay ekseninde ve fayda U dikey eksen de gösterilir. q eşit miktarlarda
Azalan marjinal faydalar kanunu marjinal fayda eğrisinin eğiminin küçüldüğünü varsayar. Esasında bu eğri sadece teorinin anlamını göstermek için çizilmiştir ve bu grafikte q artışları "küçük" olmadıkları için matemetiksel olarak bu grafik kavramı tam doğru olarak ifade edemez.
Bu prensibi daha pratik olarak da açıklamak imkanı bulunur. İncelediğimiz "mal" para olan TL ve birimi de "1TL" olsun. Bir tüketiciye her sefer bir 1TL daha fazla verildiği kabul edilsin. Verilen ilk 1TL'dan tüketicinin aldığı tatmin, bu ek bir liranın faydasıdır. Bu tüketiciye 1TL daha verelim ve bu ek 1TL'nin tatmine (yani faydasına) ekini yani marjinal faydasını görelim. Bu deneyi tekrar tekrar yapalım yani her seferde 1TL ek verip ortaya çıkan fayda eklenmesini ölçelim. "Azalan marjinal fayda prensibi"ne göre verdiğimiz 1TL artıkça tüketicinin fayda eki azalacaktır. Deneyin sonlarına doğru verilen 1TL'nin verdiği tatmin ve fayda deneyin başlarında verilen 1TL verdiği ek tatmin ve faydanın altında olacaktır. Burada yaptığımız, aynı grafikte görüldüğü gibi, bir kavramı anlayabilmek için bir "düşünce deneyi"'dir; kimse gerçekte bu deneyin yapılacağına inanmaz!
Marjinal fayda kavramı fiyat ortaya çıkma mekanizmasını sübjektif olarak açıklamak için 18. yy ve 19. yyda ortaya atılmıştır. Daha önceki "klasik ekonomi teorisi" ve bunların bir parçası olan "Marxist ekonomi teorisi" fiyat ve değer ortaya çıkmasını objektif olarak ölçülebilen istihdam ve emek kullanımı ile açıklamaktaydılar. Bir malın birim fiyatını onu üretmek için gereken direk ve dolaylı emek kullanımı tayin ettiğini kabul etmekteydiler.
Marjinal fayda ve azalan marjinal fayda prensibi ilk defa 18. yy'in ilk yarısında Daniel Bernoulli tarafından St. Petersburg Paradoksu'nu açıklamak için ortaya atılmıştır. Bu kavramlari İngiliz faydacılık filosofları ve başta Jeremy Bentham (1789-1802) ve Nassau William Senior (1790-1864) kullanılmıştır. Ama bunlar formel olarak bu kavramları açıklamamışlardır. Fransız mühendis ve bilim adamı Jules Dupuit (1804-1866) ilk defa marjinal fayda ve azalan marjinal faydalar prensibini talep eğrisi'nin negatif eğimini açıklamak için kullanmıştır.
Dupuit'in açıklamaları daha formel bir şekilde ve daha ayrıntili olarak Hermann Heinrich Gossen (1854) tarfından geliştirilmiş ve bu çalışmalar marjinaist teorinin başlangıcı olmuştur. Ama onun çalışmalarının önemi kendi zamanında pek anlaşılmamış ve gözden kaçırılmıştır.
Marjinal faydaya dayanan sübjektif, margınalist değer kuramı daha sonra 19. yy sonlarının en önemli ekonomicileri olan William Stanley Jevons, Carl Menger ve Leon Walras' ın birbirinden bağımsız çalışmaları ile zirveye erişmiştir. Bu arada Alman ekonomici Friedrich von Wieser (1851-1926) "marjinal fayda" anlamını veren "Grenznutzen" terimini ilk ortaya çıkartan ve geliştiren ekonomici olmuştur.






_724x600.jpg)


